
Bir sabah uyanıp, kulağıma “herkes kendi devrimini arar” demiştin fısıldayarak, usulca ve sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi. O an anlamalıydım kılıçlarımızı hep birbirimize karşı bilediğimizi. Anlamalıydım… Anlamadım… Sonra zaman, uyanıp hezeyanlar içerisinde derin uykusundan, çeliğini sınadı kılıçlarımızın. Birkaç vuruşmadan sonra yorgun düşüp, uzun susuşlara terk ettik birbirimizi. Öyle ya ikimiz de şövalye değildik ortaçağın zift kokan kiliselerinden çıkıp gelen. Lakin anakronizm terimi en çok ikimizi atlatmıyor muydu?
Sadece bir çift küpe bıraktın masada, metal… Üstelik sık kullanmadığın belki de hayatında hiçbir değeri olmayan bir çift küpe. Onlara dokunduğumda fark ettim ki, büyük bir aklın ürünüydü o bir çift küpe. Hayatında o soğuk metal neyse ben de oydum sonunda. Dokunduğumda devamlı bitmek tükenmeyen bir haykırışla kendi parçam oluyordu, parmaklarım gibi bir şey, anlatılmaz ilginç bir denklem.
Öyle ya herkes kendi devrimini arar… Hep yaklaşıp, ulaşamadığımız, ulaştığımızda aslında aldandığımız, sınandığımız ve solduğumuz bir süreç. Sonra öfkeden deliye döndüğümüz, bir türlü kendimize kabul ettiremediğimiz “bardağın dolu tarafı” deli saçması tanımlamasına sığınıp, boyumuzun ölçüsünü alıyorduk. Ne uzuyor ne kısalıyorduk. Aptal kılıçlarımız her daim kınında, tartışmasız çekilmeye hazır en sert ve en zavallı haliyle belimizde duruyordu.
Bardağın dolu tarafı mı? Ona da geleceğim.
“Çocukluk alışkanlığı işte…” Dediğin bir bardak suyun hep yarısını içme sevdan, aslında senin o vurdumduymaz ve yarım hayatının bir göstergesi oluyordu. Neyse, bunu da fark edememişim. Bir de uyduruyordun çokça, “yarım bardak su” kuruyan ruhumuza buhar olup, kendimizi yeniliyormuşuz. Lavabonun giderine döküp pisliğe karışınca nedense özgürleştiğini hissederdim kalan suyun. Şimdi yarım bardak su gibiyim dökülmeye hazırım ya da devrimime mi yaklaşıyorum demeliydim. Akıl dışılık bütün odalarımızı kaplamıştı; duvardaki takvimden, mutlu günlerdeki şampanya lekesine kadar. Kurumuş bir çınar yaprağını tutar gibi ince sarılmıştın mistizmin o büyülü dünyasına, kılıçlardan vazgeçmeden. Yarım bardak su’dan ruhumuzu arındırmaya çalışıyorduk her gün televizyonda izlediğimiz yüzlerce kirli savaş mağduru ölen çocuklara karşı. Oysa ikimizin de içinde kırılan haykırma “doğallığını” evcilleştirip, saati geldiğinde yatağımıza giriyorduk. Sıradanlığımız öyle boyutlara geliyordu ki, artık hiç kimse bunun üzerine söz edecek yetkiyi kendinde bulamıyordu. Ben ise bunları da anlamadım.
İçimizdeki çocuğu bulacağız diye her daim piçler ürettik ve sen onları da bana terk ettin. Bir çift küpe misali… Yeryüzünde iki sınıfın ortasında durup, her iki tarafta da olamamak piçliği tüm bedenimizi sarmıştı. Reflekslerimiz bile basit, bencil, çıkarcı bir duygudan ileri geliyordu. Hayır, şimdi aylar sonra eleştirmiyorum hayatımızı, eleştiri, düzenlemek yenilenmek içindir kuşkusuz. Fakat gerçek de gerçek’tir. Kirliydik hep bu yüzden, kılıçlarımızı bileyip hazır tuttuk belimizde; güvenmiyorduk, en fazla da birbirimize güvenmiyorduk.
Şimdi o bir çift küpe kadar kalbimin derinliklerine işlemiş bu zavallı duygularla yaşamak zorundayım. Saçıp yarım bardak suyu, kendi yaşam sıhhatimi bulmalıyım diyorum ama hesap tam anlamıyla kesilemiyor. Şimdi bunu da bilmelisin.
“Herkes kendi devrimini arar…” Öylesine usulca çıkıvermişti kelimeler ağzından sadece sesinle beraber nefesinin ılıklığına büyülenmiştim. Kendin olmak demek, tek olmak, tek başına olmak demek olduğunu nedense kavrayamamış, büyünün kollarında sallanan bir et parçası olabileceğimi düşünmemiştim. Daha nice edimimizi düşünmediğim gibi. “Akıl ile büyü” yan yana gelebilir mi diye soracağım tuttu bir keresinde, günlerce dolandım bir kedi yavrusu misali. Dolandım durdum evin içinde tırmaladım şampanya lekesi duvarları, döndüm kuyruğumla kudurdum, öfkemin silahını şakağıma dayayıp, cesaretsizliğimi bir kez daha kanıtladım kendime. Akıl ile büyü yan yana gelebilir miydi? Öylesine sıradan ve öylesine basit, sade bir soru günlerce ruhumu kemirdi. Sen ise tüm çılgınlığıma sadece boş gözlerle bakıyordun. Oysa anlıyordun beni, anlıyordun ve susuyordun. Kendimi tren raylarının o soğuk demirleriyle özdeşleştirip günler ve gecelerce, üstümden tonlarca lokomotifin, vagonların ve dahi yük vagonlarının geçmesine izin verdim. Ezildim, parçalandım sonsuz kere, terleyerek fırladım yataktan, rüyalarımda seninle boğulduğumu hatırlamadan. İnsan kaybolurken tutunacağı dal gibi bir şey aradığım sorunun cevabı aslında. Akıl ile büyü yan yana gelebilir mi? Sonra sonra unuttum sorumu, boş verdim, anladın lakin büyünün kollarında serseme döndüğümü. Yine sustun… Alıştım da diyebilirim şimdi.
Kelamım hep bencil kendine dönük uzun yollar gibi değil mi? Büyü çözüldü…!
Şimdi geriye metal soğuğuyla boynu bükük bir çift küpe, yarım bardak su, öylesine hayatıma girmiş, kırılmış, kristalleşmiş nesneler gibi duruyor masa üzerinde.
Soğuk kış geceleri tıpkı eskisi gibi beni bekliyor… Isınmak demek şeyin ne olduğunu unuttuğumuz yıllara dönüyorum. Bu zamanlarda sıcak bir bardak çayın ne demek olduğunu kaç insan bilebilir ikimizden başka?
Gözlerim başka bir şey görmüyor.
Kendi devrimime doğru kapıyı çekip çıkıyorum.
Nevzat Süs
Ağustos ‘09