Gönderen: nevzat süs | Şubat 7, 2010

Bıraktım Ellerimi

Ö

Bıraktım ellerimi sende çocuğum, kokla diye…

Günebakanlar gülümsüyor görüyor musun? Bizi izliyorlar, bereketliler, toprağına öylesine sıkı yapışmışlar ki, kimse çıkaramaz biliyor musun çocuğum.

Bugün yüzleştim kendimle günebakanların ortasında. Mutlu oldular. Mutsuz oldum. Topraklarını sevdim, bereketini de. İnsanın korktuğu başına gelirmiş, öğrendim. Öğreneceksin sen de inanmayı ve sevmeyi.

Bir gün üşürsen kışta-ayazda ellerim sende. Al koynuna o zaman. Öp önce… Oyun biter mi hiç, sesim de sende, unutma, günebakanlar da.

Yumuşacık savruluyoruz bak güneşin biriktirdiği rüzgârda, sen damlayarak göğsüme yaslandın, ben kalbimi sana savurdum.

Bıraktım ellerimi sende çocuğum, kokla diye…

Nevzat Süs

Gönderen: nevzat süs | Şubat 2, 2010

Herkes Kendi Devrimini Arar

Bir sabah uyanıp, kulağıma “herkes kendi devrimini arar” demiştin fısıldayarak, usulca ve sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi. O an anlamalıydım kılıçlarımızı hep birbirimize karşı bilediğimizi. Anlamalıydım… Anlamadım… Sonra zaman, uyanıp hezeyanlar içerisinde derin uykusundan, çeliğini sınadı kılıçlarımızın. Birkaç vuruşmadan sonra yorgun düşüp, uzun susuşlara terk ettik birbirimizi. Öyle ya ikimiz de şövalye değildik ortaçağın zift kokan kiliselerinden çıkıp gelen. Lakin anakronizm terimi en çok ikimizi atlatmıyor muydu?

Sadece bir çift küpe bıraktın masada, metal… Üstelik sık kullanmadığın belki de hayatında hiçbir değeri olmayan bir çift küpe. Onlara dokunduğumda fark ettim ki,  büyük bir aklın ürünüydü o bir çift küpe. Hayatında o soğuk metal neyse ben de oydum sonunda. Dokunduğumda devamlı bitmek tükenmeyen bir haykırışla kendi parçam oluyordu, parmaklarım gibi bir şey, anlatılmaz ilginç bir denklem.

Öyle ya herkes kendi devrimini arar… Hep yaklaşıp, ulaşamadığımız, ulaştığımızda aslında aldandığımız, sınandığımız ve solduğumuz bir süreç. Sonra öfkeden deliye döndüğümüz, bir türlü kendimize kabul ettiremediğimiz “bardağın dolu tarafı” deli saçması tanımlamasına sığınıp, boyumuzun ölçüsünü alıyorduk. Ne uzuyor ne kısalıyorduk. Aptal kılıçlarımız her daim kınında, tartışmasız çekilmeye hazır en sert ve en zavallı haliyle belimizde duruyordu.

Bardağın dolu tarafı mı? Ona da geleceğim.

“Çocukluk alışkanlığı işte…” Dediğin bir bardak suyun hep yarısını içme sevdan, aslında senin o vurdumduymaz ve yarım hayatının bir göstergesi oluyordu. Neyse, bunu da fark edememişim. Bir de uyduruyordun çokça, “yarım bardak su” kuruyan ruhumuza buhar olup, kendimizi yeniliyormuşuz. Lavabonun giderine döküp pisliğe karışınca nedense özgürleştiğini hissederdim kalan suyun. Şimdi yarım bardak su gibiyim dökülmeye hazırım ya da devrimime mi yaklaşıyorum demeliydim. Akıl dışılık bütün odalarımızı kaplamıştı; duvardaki takvimden, mutlu günlerdeki şampanya lekesine kadar. Kurumuş bir çınar yaprağını tutar gibi ince sarılmıştın mistizmin o büyülü dünyasına, kılıçlardan vazgeçmeden.  Yarım bardak su’dan ruhumuzu arındırmaya çalışıyorduk her gün televizyonda izlediğimiz yüzlerce kirli savaş mağduru ölen çocuklara karşı. Oysa ikimizin de içinde kırılan haykırma “doğallığını” evcilleştirip, saati geldiğinde yatağımıza giriyorduk.  Sıradanlığımız öyle boyutlara geliyordu ki, artık hiç kimse bunun üzerine söz edecek yetkiyi kendinde bulamıyordu. Ben ise bunları da anlamadım.

İçimizdeki çocuğu bulacağız diye her daim piçler ürettik ve sen onları da bana terk ettin. Bir çift küpe misali… Yeryüzünde iki sınıfın ortasında durup, her iki tarafta da olamamak piçliği tüm bedenimizi sarmıştı. Reflekslerimiz bile basit, bencil, çıkarcı bir duygudan ileri geliyordu. Hayır, şimdi aylar sonra eleştirmiyorum hayatımızı, eleştiri, düzenlemek yenilenmek içindir kuşkusuz. Fakat gerçek de gerçek’tir. Kirliydik hep bu yüzden, kılıçlarımızı bileyip hazır tuttuk belimizde; güvenmiyorduk, en fazla da birbirimize güvenmiyorduk.

Şimdi o bir çift küpe kadar kalbimin derinliklerine işlemiş bu zavallı duygularla yaşamak zorundayım. Saçıp yarım bardak suyu, kendi yaşam sıhhatimi bulmalıyım diyorum ama hesap tam anlamıyla kesilemiyor. Şimdi bunu da bilmelisin.

“Herkes kendi devrimini arar…” Öylesine usulca çıkıvermişti kelimeler ağzından sadece sesinle beraber nefesinin ılıklığına büyülenmiştim. Kendin olmak demek, tek olmak, tek başına olmak demek olduğunu nedense kavrayamamış, büyünün kollarında sallanan bir et parçası olabileceğimi düşünmemiştim. Daha nice edimimizi düşünmediğim gibi. “Akıl ile büyü” yan yana gelebilir mi diye soracağım tuttu bir keresinde, günlerce dolandım bir kedi yavrusu misali. Dolandım durdum evin içinde tırmaladım şampanya lekesi duvarları, döndüm kuyruğumla kudurdum, öfkemin silahını şakağıma dayayıp, cesaretsizliğimi bir kez daha kanıtladım kendime. Akıl ile büyü yan yana gelebilir miydi? Öylesine sıradan ve öylesine basit, sade bir soru günlerce ruhumu kemirdi. Sen ise tüm çılgınlığıma sadece boş gözlerle bakıyordun. Oysa anlıyordun beni, anlıyordun ve susuyordun. Kendimi tren raylarının o soğuk demirleriyle özdeşleştirip günler ve gecelerce, üstümden tonlarca lokomotifin, vagonların ve dahi yük vagonlarının geçmesine izin verdim. Ezildim, parçalandım sonsuz kere, terleyerek fırladım yataktan, rüyalarımda seninle boğulduğumu hatırlamadan. İnsan kaybolurken tutunacağı dal gibi bir şey aradığım sorunun cevabı aslında. Akıl ile büyü yan yana gelebilir mi? Sonra sonra unuttum sorumu, boş verdim, anladın lakin büyünün kollarında serseme döndüğümü. Yine sustun… Alıştım da diyebilirim şimdi.

Kelamım hep bencil kendine dönük uzun yollar gibi değil mi? Büyü çözüldü…!

Şimdi geriye metal soğuğuyla boynu bükük bir çift küpe, yarım bardak su, öylesine hayatıma girmiş, kırılmış, kristalleşmiş nesneler gibi duruyor masa üzerinde.

Soğuk kış geceleri tıpkı eskisi gibi beni bekliyor… Isınmak demek şeyin ne olduğunu unuttuğumuz yıllara dönüyorum. Bu zamanlarda sıcak bir bardak çayın ne demek olduğunu kaç insan bilebilir ikimizden başka?

Gözlerim başka bir şey görmüyor.

Kendi devrimime doğru kapıyı çekip çıkıyorum.

Nevzat Süs

Ağustos ‘09

Gönderen: nevzat süs | Şubat 2, 2010

vetiyatro-Manifesto

Her şeyin hızla tüketildiği çağımızda bir gelecek kurgusu yaratmalıyız. Umutsuzca, hızın kollarına bırakarak kendimizi ne denli mutlu bir hayat geçirebiliriz? Oysa varlığımız sadece et, kemik ve sinirler değildir. Varlığımızın bu olmadığına dair büyük bir inanç taşıyoruz.

Bedenimiz, aklımız bizi geleceğe taşırken, gereksiz tüketim lafazanlığından kurtulmalıyız. Teknolojik ilerlemeler, bilimsel atılımlar ve sanal dünya çağının düşüncelerimizi esir alacak kadar gelişmiş ve yeterli olduğu söylenebilir mi? Ya da bizleri çevreleyen suni bir akışa topyekun teslim olmuşsak, neden hala insanlıktan bahsediyoruz? İnsanca bir yaşam arzusu hala geçerlidir çünkü. Hala umut edilecek kadar yücedir.

Tiyatro sanatı, İnsan’ın geleceğe dair bir düş kurmasını sağlar. Tiyatro sanatı, izleyicisini keyiflendirirken yenileyip değiştirir de. O halde soluğumuzu tamamen yitirmeden, bizleri boğan, yavaş yavaş yok eden yaşamsal felaketten eylemlerimizle kurtulalım. Kendimizi değiştirerek eyleyelim ilk önce.

Özgürleşmenin yolları vardır…

Bizler içine kapatıldığımız kapandan kurtulma cesaretini gösterdiğimizde, özgürleşmenin de yolunu açmış olacağız.

http://www.vetiyatro.com/manifest.html

www.vetiyatro.com

Gönderen: nevzat süs | Ekim 2, 2009

11. Uluslararası İstanbul Bienali’ne Dair Notlar 1-2

Bu yıl 11. Uluslararası İstanbul Bienali, kavramsal çerçevesini, Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” oyunundan yola çıkarak “İnsan Neyle Yaşar” olarak belirledi. Bienal’in küratörlüğünü de ERSTE Vakfı* tarafından desteklenen küratör kolektifi WHW (ne, nasıl ve kimin için) gerçekleştirecek. Bir basın açıklamasıyla başvuruların kavramsal çerçevesi anlatıldı. Geçtiğimiz günlerde de başvurular sona erdi.

Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Eylül 30, 2009

NE DEMİŞLER

SAMİMİ  SAMİM’İN  AKIL  ALMAZ  MACERALARI 4

Hayatta en sevdiğim şeylerden biri Kahvaltı yapmaktır. Bildiğiniz gibi Kahvaltı deyince, erken saatlerde uyanmak ve güne başlamak gelir. Eee ne demişler, “erken uyanan, çok yol alır.” Ben de bunu kendime ilke edinmişimdir her zaman. İnsan ilkelerinden ve hoşlandığı şeylerden taviz vermemelidir. Yoksa hayat zindan olabilir. Her gün olduğu gibi, bu gün yine erkenden uyanıp bir güzel kahvaltımı yaptım. Gerçi kahvaltı sofrasında pek bir şeycikler yoktu ama olsun. Zaten sabahları fazla yememek gerek. Yoksa şişkinlik yapar maazallah, benim gibi işi sokaklarda olan biri için sorun yaratabilir. Zinde olmak gerek, ne demişler “işleyen demir ışıldar.” Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Eylül 15, 2009

Boş Zaman Eğlencesi

salincak_2_Yüzünün derisi kırışıklıktan kaybolmuş yaşlı adam döndü ve dedi ki,

“senin hayatını koyduğun değerler, kimi başkaları için boş zaman eğlencesidir…”

O an kalbinden yerlere kadar bir şeyler döküldü usulca. Eğilip bakamadı, “düşen zaten bana ait değildir” diye geçirdi içinden. Sonra yürüyüp giden yaşlı adamın arkasından mırıldandı:

“senin hayatını koyduğun değerler, kimi başkaları için boş zaman eğlencesidir…”

Nevzat Süs

Gönderen: nevzat süs | Eylül 13, 2009

EROTİK SHOP

SAMİMİ  SAMİM’İN  AKIL  ALMAZ  MACERALARI 3

Sevgili cimcimelerim size bu ay çok önemli bir hususta sesleneceğim. Samimi olmak gerekirse, içinden çıkılmaz durumlarda elimizin altında olması gereken kimi nesnelerden. (Yani elimizin altındaki teklediği durumlarında.)  Biliyorsunuz son yıllarda çarşılarda, çeşitli apartman dairelerinde pırtlak gibi Erotik Shop’lar ortaya çıktı. Burada hem kadınlara hem de erkeklere hitap eden çeşitli mühimmatlar vardır. (Şimdi bana aparatları saydırmayın zira poşete girmek istemeyiz.)   Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Eylül 9, 2009

SUUDİ ARABİSTAN’LI SAMİM

SAMİMİ SAMİM’İN AKIL ALMAZ MACERALARI 2

Malum memlekette iş-güç yok, ekmek artık aslanın ağzında değil, midesinde. İş ararken sefil ve perişan halde, uzun yıllar görmediğim Cemil isminde bir arkadaşıma rastladım. Hoş beş derken benim işsiz olduğumu anlayınca “sen de benim gibi yap, Suudi Arabistan’a gel” dedi. Olur mu olmaz mı derken. “Tamam” dedi Cemil “ben yarın Arabistan’a gidiyorum bir kefil bulup seni arayacağım”

Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Eylül 5, 2009

ŞÖÖN… ŞÖÖN…

SAMİMİ  SAMİM’İN AKIL  ALMAZ  MACERALARI 1

Efendim, biliyorsunuz uzunca bir zamandır Avrupa birliğine girmek gibi bir çaba içerisinde iktidar partisi ya da onlara iktidara ittiren para babaları. Müzakereler yasalar-tasalar derken bin tane takla atıyorlar. Eskiden dönek derlerdi dönenlere, oysa şimdi pekâlâ birçoğuna akrobat diyebiliriz. Dönmek yetmiyor, dönerken, aynı zamanda takla atıp, Avrupalılara bir de şirin görünmek gerekiyor. Avrupalı deyip geçmeyin, onlar sokaklarına tükürmüyorlar, çöplerini kapı önlerine koymuyorlar. Olacak efendim olacak, biz de Avrupa birliğine girdiğimizde, birlik halinde bizler de sokaklara tükürmeyeceğiz. Şıp diye kesilecek Hanzoluklarımız. Yeter ki girelim, yeter ki bütünleşelim Avrupalılarla, nasıl olsa onlar bizim ağzımıza tükürürler. Şimdi neden açtım bu konuyu, uykunuzdan uyandırdım sizi sevgili cimcimelerim. Anlatıyorum işte çatlamayın. Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Ağustos 29, 2009

Sürçen Hayat

kar

Avuçlarımda geçmişin silik tortusu, hareket etsem yüzüme bulaşıyor. Kımıltısız kalmalıyım yırtarak, hatta parçalayarak geçmişi ya da en güzeli yakarak. Küllerini de sonsuza dek bir denize savurup kımıltısız kalmalıyım. Susmalıyım sonra.

“Her intihar zamanında ölümdür” demeliydi şair, kalemi sürçmüş olmalı. Hayatı sürçmüş olmalı kalbimin de.

***

Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Ağustos 25, 2009

ÇOCUKLAR ÜŞÜR

gorselKış geliyor. Kömür almak gerek, yoksa çoluk çocuk nasıl ısınır. Okuldan geldiklerinde sıcacık oda ister çocuklar. En kısa zamanda şöyle bolca kömür gerek. Evimiz de büyük değil ama, olsun. Hepi topu bir oda, ısınır nasıl olsa. Çokça da ısınır kapı, pencereden sızan soğuk olmasa… Geçen kış kauçuk sıkıştırmıştım. Çirkin görünüyor epey, olsun. Hayatta ne çirkinlikler var, iş buna kalsın daha. Tamamını Okuyun…

Gönderen: nevzat süs | Ağustos 17, 2009

DÜŞERKEN

imagesBırakıp sokak ortasına düşlerini, adımlamaya devam etti adam. Nereye gidecekse gidecekti, ne yazık ki kendisi de bilmiyordu. İnsan sevgisiz yaşayabilir de “düş” süz yaşayabilir mi diye düşündü, adımlarken, yani düşerken, düşleri sona ermişken. Sonra “neyseki yürüyüş bakidir” diye geçirdi içinden, rahatladı. Sokak ortasında bırakmış olsa da düşlerini, yürümenin hazzından mıdır nedir bilinmez, kendini “bir an” rahat hissetti.

Gerisi fıkralara kalmış…

Eski Gönderiler »

Kategoriler