2010-2011 Tiyatro sezonunda Doğan Korkmaz tarafından İrfan Yalçın’ın romanından uyarlanan, “vetiyatro” olarak sahnelediğimiz “Kuş Kafesi” oyununda oynadığım Arap isimli karakterin alt metin çalışmasının bir kısmıdır. Artık yayınlanmasında bir sakınca görmüyorum. Teknik bir metin olarak değerlendirilebilir.
Fotoğraf: Karasultan (Tuğba Birincioğlu) Arap (Nevzat Süs)
Tam olarak hatırlamıyorum, sanırım 5 ya da 6 yaşındayken babam önüne katıp beni mahalledeki kaynakçıya Seyfi ustaya teslim etti. “Eti senin kemiği benim, çalışsın meslek öğrensin” diyerek beni oracıkta bırakıp gitti. İçimi bir korku sardı. Etrafıma baktım is pas içinde dükkânda herkes bir şeylere koşturuyordu, başka çocuklar da vardı ama hepsi benden büyüktü. Malak gibi öylece kalakalmıştım babam gidince. Bir taraftan da babamın yanında olmadığımdan mutluydum doğrusu. Kaynakçı Seyfi Usta “al lan şu süpürgeyi, etrafı süpür” diyince içime bir kez daha korku düştü. Korkunun ecele faydasının olmadığını o yaşta nerden bilebilirdim ki. Başladım yerleri süpürmeye; çocuklardan biri “doğru süpür lan” diye enseme bir şaplak geçirip, beni yere kapaklayınca babam dışında başkalarının da insanlara vurabileceğini o anda anladım. Ovunarak eşek gibi yerden kalkıp devam ettim atölyeyi süpürmeye.
Seyfi Usta dahil tüm çıraklar ve kalfalar canı istedikleri zaman beni dövüyorlardı. Arada sinirlenip kaşlarımı çatınca bir posta daha dayak yiyordum. Bazen kahveciye cay söylemeye gittiğimde geç geldiğimi bahane edip dövüyorlar, bazen de istedikleri alet edavatı ağır ağır getirdiğimi söyleyerek. Yani her koşulda dayak yiyordum. Bugünden baktığımda ise o yaşta onlara bir kin besleyip beslemediğimi hatırlamıyorum bile. Seyfi usta çoktan öldü diğer çırakları hatırlamıyorum bile nerelerdedirler. Şimdi karşıma çıksalar, ki çıkamazlar, analarını ağlatırım vallahi.
Tamam, dayak cennetten çıkma bunu kabul ediyorum. Çocukluğuma dair en çok hatırladığım şey ise hep dayak oluyor nedense. Özellikle de babamın annemi dövmesini… Sabah ben işe giderken dövüyor, akşam yatağa girerken yine dövdüğünü duyuyordum. Annemi saçlarından sürükleyip duvardan duvara vuruşu en klasik davranışıydı. Babam annemin eline yapışan saçlarını birbirine vurarak temizlerdi. Saç telleri yere havada süzülerek düşer, nedense babamın ellerini birbirine çarpmasını ben alkış olarak anlardım. Çocukluk işte. Yaptıklarını kendince ödüllendirdiğini düşünürdüm. Annemin yüzü her zaman morluklar içindeydi. Gözünde yaş hiç eksik olmazdı.Benden başka çocukları yoktu. Nasıl olsun ki annem yediği dayaklardan benden önce iki çocuğunu düşürmüş garibim. Doktor hamile kalma dediyse de ben dünyaya gelmişim. Bir daha da çocukları olmamış zaten.
Okula başlayacağım yıl annem bana kendi elleriyle siyah önlüğümü dikti. Deniyor üzerimde tekrar dikiyordu. Çok mutlu olmuştum. Okulun nasıl bir yer olduğunu merak ediyordum doğrusu. Gidip gelen çocukları görüyordum ama içini sınıfları nedense hep merak ediyordum. Okula başlayacağım yazı çok çalışarak geçirdim. Her şeyi unutup, yazın geçmesini dört gözle bekliyordum. Babam her cumartesi Seyfi Usta’nın yanına gelip haftalığımı alıyordu. Okula gideceğim için bunların hiçbiri umurumda değildi zaten. O yıllardan hatırladığım tek para meselesi bir bayram günü babam bana 50 kuruş vermişti. Başka da zaten bana harçlık verdiğini hatırlamıyorum.
Okul açıldı annem beni okula götürmeye başladı çok mutlu olmuştum. Artık bütün kaynak işlerinin bittiğini düşünüyordum. Ellerim diğer çocuklar gibi bembeyaz olacaktı. Sadece iki gün gitmiştim okula babam “tamam okula git ama öğleden sonra kaynağa devam edeceksin” diyiverdi. Neye uğradığımı şaşırdım. Mecburen öğleye kadar okula gidip öğleden sonra da Seyfi Usta’nın hayat okuluna gidiyordum. O yıllarda da şimdiki gibi hayat zordu, birçok çocuk sabah okula gidiyor öğleden sonra ustaya işe.
Artık okuma yazmayı söktüm biraz da hayaller kurmaya başlayınca, okuyup büyük adam olacağımın düşlerini kuruyordum. En çok da annemi babamın elinden kurtaracaktım. Artık aklım ermeye başlamıştı ne de olsa. Babamın anneme her gün yaptıklarını anlamaya başlamıştım. Annem genç bir kadındı ama ben onu hep yaşlı görüyordum nedense o yıllarda. Hayatın ve babamın yükünü çekmekten yıpranmış, çökmüş olduğunu sonraları hatta ölünce anladım diyebilirim.
Haftada ancak bir gün banyo yapabiliyordum o da cumartesileri. Hafta boyu kaynakta çalışmaktan üstüm başım her yerim simsiyah oluyordu. Kaynak atölyesindekiler bu yüzden bana “Arap” lakabını takmışlardı. Tende esmerlikte olunca gerçekten araba dönüyordum. Vay anasını be haftada bir gün ancak gerçek tenimi görebiliyordum. Geri kalan günler hep Arap. Alttan alta hoşuma da gidiyordu bu lakap. Sınıf arkadaşlarıma da Arap dedirtiyordum.
1. Sınıfı bitirdiğimde karnemde bütün dersler pekiyiydi. Öğretmenim Aynur’da beni seviyordu. Allah var kadın bir içim suydu onu görünce içimde bir şeyler oluyordu. Derslerde biz yazılarımızı yazarken o eteğini kaldırıp, naylon çorabını beline kadar çekerken siyah, beyaz donunu görüyordum. Çaktırmadan bakıyordum, acayip hoşuma gidiyordu kadın. Bir daha görmedim o yazdan sonra Aynur öğretmeni; çünkü pezevenk babam beni bir daha okula göndermedi. Çok üzüldüm. Aklım öğretmenimde kaldı. Şu yaşa geldim halen öğretmenimi düşünürüm. Onunla kendimi yatakta hayal ederim. Herkes böyle âşık falan oluyor ya ben hiç kimseye tüm hayatım boyunca âşık olmadım. Belki de öğretmenim benim aşkımdı. Bana okumayı-yazmayı öğreten kadın hem annem gibiydi hem de aşkımdı. Ne de olsa içini dışını biliyordum. Her gün farklı renkte ve desende giydiği donlar hala aklımda.
Çocukluğum ve ilk gençliğim hep çalışarak geçti. Derken bir gün annem öldü. Üzüldüm hem de çok üzüldüm. Babamın “okula bir daha gitmeyeceksin” dediği gün gibi üzüldüm. O zaman 14 yaşımdaydım. Bir müddet sonra unuttum zaten. Artık ilgim farklı tiplerde bıçaklara kaymıştı, atölyede kendime bıçaklar yapıyordum. Hedef tahtası yapıp saplıyorduk sürekli atölyedekilerle. Bir gün çarşıda hiç sebepsiz yere benden birkaç yaş büyük bir çocuğu dövdüm. Ağzını burnunu dağıttım. Çarşıdakiler acayip saygı göstermeye başladılar bana. Ben ne yaptığımın doğrusu pek farkında değildim. Gençler arasında herkes tanıdı beni o dayak olayından sonra. Elbette hoşuma gitti bu durum. Ben çarşıdaki oğlanı dövünce gelen giden bana sataşmaya başladı. Sanki beni rakip olarak görüyorlardı. Geleni dövüp gönderiyordum. En çok sevdiğim şey de kafalarını duvara vurmaktı. Kaynakta çalışmaktan omuzlarım ve pazılarım da gelişmişti; kolay mı o kadar demiri, kaynak makinesini oraya buraya taşımak.
Hiç unutmam 16 yaşıma gelmiştim, bizim atölyeden Refik abi vardı. Bir gün bana “lan Arap bana bak, senin kamışına su yürüdü mü” dedi. Malak gibi baktım suratına. “Tamam cumartesi seni karıya götüreceğim, ona göre hazırlan” Çakı gibi oğlandım o aralar, mahallenin kızlarıyla oynaşıyordum ama “karıya gitmek” bu bana tuhaf geldi. Cumartesi Refik abi yanına katıp beni bir eve gittik. Tuhaf bir yerdi doğrusu. Küçük çocuklar da vardı, hele bir tanesi sürekli ağlıyordu. Ağzında emzik sürekli zırlıyordu. Götlü göbekli bir kadın yüzüme bakıp benim çaylak biri olduğumu hemen anladı. Elimden tutup bir odaya götürdü. Adımı sordu “Arap” dedim. Arap diye bir isim olur mu diyecek oldu. Emzikli çocuk paldır küldür odaya girdi. Çocuğa baktım, karı “bişi olmaz o daha bebe” dedi. Kadın beni kendi elleriyle soydu. Ben hiçbir şey yapmıyordum donuma varıncaya kadar çıkardı. Bebe de bizi izliyor bir taraftan. Karı “ne lan bebeden mi utanıyon” dedi, “yoo” dedim. Neyse ben o gün bir canlanmışım sanki içimde bir ton bel birikmiş karı bile “çüşş” dedi. Güldüm. Odada garip bir koku vardı. Sevdim o kokuyu nedense. Neden bilmiyorum öğretmenimin donunun da böyle kokacağını düşündüm çıkınca oradan. Refik abi dönüşte yüzüme bakıp durmadan sırıtıyordu. “bu nasıl milli olma lan” dedi. “Karıyı hacamat etmişsin. Allah bilir hala şeftalisinden küçük Arapları temizliyordur”
Sonra pezevenk babam da öldü. Yatalak olmuştu nerdeyse annemin ahı tutmuş olmalı. O gün, babamın öleceği gün, ondan intikam almak istedim. Gittim tüm elbiselerini sattım. Babam ölünce atölyeye de gitmedim bir daha. Ve hayatım boyunca, bu yaşa kadar çalışmadım bir yerde. Ne yani ona buna uşaklık mı edecektim… Siktirsinler…
Milli olup da bu işin tadına varınca daha o yaşlarda (zaten hep böyle olurmuş) birkaç gün sonra bir daha azdım. Kime gideyim ne yapayım o yaşta derken tekrar aynı karıya gittim. Karı “Oooo kocam gelmiş…” diye orasını burasını benim sertleşen yerlerime sürtmeye başladı. Hoop biz tekrar yer yatağına. Velet de yanımızda yine, ağzında emziğiyle buluşturduğu zımbırtılarla oyun oynuyor, ben habire karının üstünde gidip geliyorum. Karıya parasını verip tam çıkacaktım ki, iç odalardan bir çiçeğin sesini andıran yumuşaklıkta onun sesini duydum… “Anneee…” Sonra birden holde belirdi. Gördüğüm cennetten bir huri midir yoksa afet-i devran mı? Biraz önce yatakta boğuştuğum kadının kızı olabilir mi bu güzellik. Ben öylece kalakalmıştım, ağzım açık aval aval bakakalmış ne yapacağımı ne diyeceğimi şaşırmıştım. Koca götlü annesine “ben çıkıyorum” deyip çıkıp gitti. Son bir hamleyle kendime gelip, karının parasını da verip, kızın peşinden ben de fırladım sokağa.
Zeynep’i tanıdığımda henüz 16 yaşında bir delikanlıydım. Yeni yeni erkek olmanın gururuyla sokaklarda salınırken karşıma çıkan bu kızla evleneceğimi düşündüm bir an. Fakat öyle bir şey hiç olmadı. Sokakta namı alıp yürümüş biri olmanın verdiği cesaretle peşinden koşturup Zeynep’in bileğine yapıştım. Birden irkildi ve göz göze geldik. Su gibi, dağların oyuklarından üzerime akan çağlayan suyu gibi bakıyordu. Görseniz insanın çırılçıplak dalası geliyor. Bu bakışlar karşısında hayatımda ilk defa bacaklarımın çözüldüğünü hissettim. Diz kapaklarımı hissetmiyordum. Bileğini kavramış, göz göze kalakalmıştık, bir anda “ne istiyorsun be salak” diyiverdi. Gücenmedim. Gülümsedim… Bileğini bırakmasını söyledi sertçe. Mecburen bıraktım, emir demiri keser. Hızlı adımlarla benden uzaklaşırken çevik bir hareketle önüne geçtim. Tekrar karşı karşıya idik… Adını sordum, “çekil önümden” dedi. Tekrar sordum, “Zeynep” dedi. Bıraktım ceylanı orada, salına salına gidişini arkasından izledim, onu izlemeye doyamadım. Henüz o yaşta yaşamımın sonuna gelmiş gibi bütün hayatım gözlerimin önünden geçti; annem, babam, Seyfi usta, Aynur öğretmen, hatta benden önce doğamamış kardeşlerimi bile hayal ettim.
Ertesi gün tekrar eve gittim Zeynep’i görme umuduyla. Kapıyı annesi açtı, aslanım, kocacığım gibi laflar ederken ben daldım içeri, karıyı hiç dinlemiyordum bile. Karı uyanık çakozladı hemen niyetimi. Gömleğimin yakasından tuttuğu gibi beni duvara yapıştırdı. Gerçekten üstüme çıksa beni ezebilecek cüssedeydi. “Ulan hergele, sana bacak açtıysak, kızımı da sikecek değilsin ya… Hadi bakalım toz ol, bir daha da uğrama buralara” Orospuya bak diye geçirdim içimden. Güldüm sonra karının haline. O an her ne kadar posta da koysa bana, sanki onu deşebileceğimi anlamıştı. Küçücük bir yüz ifadesinde gördüm bunu. Sonraları birçok kişide gördüm bu ifadeyi. Bu bana cesaret vermiştir hep. Kocaman bir “siktir” çekip çıktım oradan. Karı arkamdan avaz avaz bağırıyordu. “sik tabi, dedenin bastonu mu sandın gavat, hadeeee naşşşş…”
Param pulum yoktu üstümdeki elbiseler de eskiyor, benim aklım hala Zeynep’de idi. Bir hafta kadar hiç görmedim onu. Siluetini unutur gibi oldum. Aklım bana oyun mu oynuyordu yoksa devamlı onu düşünmekten hayalimde yıprattım mı yüzünü… Kahvede oturmuş bütün bu meseleyi düşünürken atölyeye müşteri olarak gelen Hıdır diye biri vardı, küt diye masama oturdu. “Naber lan Arap” “iyi geldi bir daha ver” diye yapıştırdım cevabı. Hoşuna gitti ibnenin. Çay faslı sona erince sadede geldi. “Bak Arap delikanlı çocuksun, kavgacısın, muhitimizde birçokları senden tırsıyor” ne anlatıyor bu lavuk diye meraktan dinlemeye devam ettim. “Birinden alacağım var, senet sepet de yok aramızda, namussuz vermiyor. Git paramı al yarısı senin olsun” Birden gözlerim parladı anam avradım olsun. “Kim ulan bu yavşak” diye sorunca meselenin içine bodoslama düşmüş oldum.
Dediği herife gittim. Adam beni çocuk görmüş olacak ki anında kovdu yanından. Öyle zoruma gitti ki. Cebimde emanetim olmasına rağmen bişi yapamadım. Gücüme gitti… İş çıkışı kıstırdım bu yavşağı kuytuda. Hiçbir şey demeden aleti şikledim götüne. “yandım anam” diye avaz avaz bağırmaya başlayınca, ağzının orta yerine yumruğu indirdim. Biraz sustu, cebindeki bütün parayı alıp sıvıştım hemen. Paranın yarısını sahibine teslim edip cebime de para girince biraz daha güvenim geldi kendime.
Nam salmaya başlamıştım, derdi olan alacağı olan bana geliyor, tahsilat işlerini yapıyor epeyi de yolumu buluyordum. Yine bu işlerle uğraşan mafyoz tipler vardı, bana bu işleri bırakmamı öğütlüyordu gönderdikleri her elçiye bıçağı şikleyip geri gönderiyordum. Yanıma hiç köpek almadım bütün bunları yaparken, bu yüzden bıraktılar peşimi, nasıl olsa palazlanmaz diye düşündüler sanırım.
Artık rahat rahat kerhaneye gitmeye kendime çalışacak karılar bulmaya başlamıştım. Zargana bunlardan bir tanesiydi. Günde 30-40 kere bacak açıyor ben hep yolumu buluyordum. Zarganadan başka karılara da kancayı takmıştım. Bir çıktı mı karşıma hemen ifadesini alıp, bir güzel patakladıktan sonra gönderiyordum. Karıların dostu olmak kolay değil, hırlısı var hırsızı var, katili, sapığı var. Hep bunlardan korumak gerek piliçleri, gözün açık hep uyanık olacaksın. Dalgınlığına geldi mi anında piliçleri sote yaparlar. Ama pezevenk hiç olmadım. Karılarımın hepsi kerhanede çalışıyor ve ben onları söğüşlüyordum.
Bir ara kıçından bıçakladığım biri şikayetçi olmuş bir süre hapiste yattım çıktım artık vukuatlarımdan polislerin de haberi vardı. Onları avlamak kolay; biraz avanta, biraz karı kız hemen tav olurlar. İki dal sigaraya tav olanlarını gördükten sonra, satın alınamayacak bir şeyin olmadığını ta o zaman anlamıştım.
Aradan yıllar geçmesine rağmen bir görüşte tanıdım onu. Zeynep. Hala su gibi bakıyordu. İçimde midemde, belki ciğerlerimde bir şey koptu. Uzadım peşinden, yanında bir çakalla pavyona gidiyordu. Daldım hemen pavyona birkaç kadeh atıp caz-cuz dinledikten sonra, Zeynep sahneye çıktı, demek şarkıcı olmuştu. karga gibi bir sesi vardı. Olsun, sesine değil gözlerine ölmüştüm ben onun. Adana’dan pamuğu satan ağalar gelirdi sürekli pavyona karıların oralarına burarlına para sıkıştırırdı. Zeynep’e de aynısını yapıyorlardı. Yavrum karım ol diyenler mi dersin, alaturayı göğsüne sokup memelerini elleyenler mi dersin. Zeynep’de hiç ses etmiyor, anladım ki bu yolun yolcusu olmuş benim gibi. Hiç sallamıyordu ağaları, onlar yapıştırdıkça alaturayı daha da zevkleniyordu. Anası zaten orospuydu, kendi de orospu olmuştu. Ama nicelerini gördüm ben çiçek gibi büyüttüler çocuklarını, okutup, adam ettiler. Anam gibi severim bu karıları. Ama Zeynep o da anası gibi olmuş işte. Bir an Zeynep’le göz göze geldik. Tanıdı mı beni bilmiyorum, belki tanımıştır. O an yine içimde fırtınalar koptu. Bir aşka geldim ki sormayın, “kesin lan” diye bağırmamla beraber masaları sandalyeleri dağıttım. Zeynep’in bileğine yapıştım. Pavyonda beni tanırlardı. Garsonu, fedayisi, çakalı üzerime çullandılar, baş edemedim hepsiyle, kapıya çıkartıp, ağzıma sıçtılar , eşek sudan gelinceye kadar dövdüler o gün beni. O zaman anladım işte “lan Arap, senin çöplüğün burası değil” dedim ve kerhanenin yolunu tuttum ağzım burnum kan içinde kalmıştı. Zargana sardı sarmaladı yaralarımı. Ben çöplüğümde yaşamımı sürdürmeye devam ettim.
Nevzat Süs
Ağustos-Eylül-Ekim 2010