Bir Damla Gözyaşı

İhsan Bey, neredeyse her gün aynı kahveye gidiyor,  aynı eski dostlarıyla sohbet ediyor, gazetelere göz atıyor, çay içiyor akşam olunca da yeniden yalnızlığının mekanı evine dönüyordu. Yetmiş yıllık ömrünün büyük bir bölümünü işçilik ederek geçirdiğinden elleri ve bilekleri normalden fazla irileşmiş, gelişmişti; fakat yaşlılığın getirdiği yorgunluktan titremeye ve güçsüzleşmeye başlamıştı çoktan. Yüzündeki kırışıklıklar geçirdiği hayatın çilesini yansıtan bir nitelikte olmasına karşın saçları tamamen beyazlaşmamış, tersine oldukça fazla siyahı vardı. İhsan Bey’in kahvedeki dostları da kendisi gibi işçi kökenliydi. Onlarla iyi anlaşıyor, zaman zaman memleketin gidişatına dair sohbetler ediyorlar ama hepsi yine aynı masada kalıyordu. O da sanki bütün yaşlılar gibi artık ununu eleyip duvara asmış ve yaşadığı hayata gözlerini yumacağı anı bekliyor gibiydi. Oysa kasabasında kimi yaşıtları siyanürlü altın çıkarılmasına karşı mücadele vermişti ve bu mücadeleye devam ediyorlardı. İhsan Bey nedenini bilmeden ilçesine sahip çıkamamış olmanın verdiği ezikliği hep içinde yaşadığını kimseye de söyleyemiyordu. Bu bir korkaklık mı yoksa boş vermişlik mi onu da tam olarak kestiremiyordu bir türlü. Oysa memleketlileri gibi bir yerinden mutlaka eklenebilirdi, bunu düşünüp duruyordu, en sonunda “artık yaşlandım” diyip kendi kendine, tekrar kahvenin yolunu tutuyordu.

Hayatında yapacak bir şeyi kalmayan, üstelik yaşamaktan sıkılan emeklilik psikolojisini de atlatan yüzündeki derin kırışıklıklarla yaşamaya çalışan, “bir gün nasıl olsa evde ya da kahvede cansız bedenimi görecek herkes. O zaman işte tüm sorularımdan birer birer kurtulacağım, doğdum, az buçuk yaşadım ve öldüm işte” diyebileceğini düşünüyordu sıklıkla. Aslında tüm yaşamı boyunca sürdürdüğü bu sıradanlığa karşı yaşamını değiştirecek hiçbir şey yapmadığı da bir gerçek. Hiç  evlenmemişti mesela, çocukları yoktu. Tek başına bir hayat yaşayıp nihayetinde hayatının son demlerine gelmişti. Sadece çalıştığıyla başını sokacak bir ev almıştı. Tüm yaşamı boyunca sadece kendisine ait olan tek şey bu oldu.  Bir ev ve titreyen elleri…

O sabah uyandığında vücudunda bir kırgınlık hissetti, gözlerinin altındaki morluklar daha belirgin ve şiştiler. Kahveye gitmeye niyeti yoktu pek. “Yoksa sonunda ecel geliyor mu?” Diye söylenip gülümsedi zorlukla. Sabahları erken uyandığı için önce evde biraz oyalandı, pencere kenarında eflatun menekşeleri vardı, onları suladı, zor da olsa gülümsemeye çalıştı menekşelere. En sonunda dayanamayıp tüm kırgınlığına rağmen sokağa çıktı. Bir müddet ağır adımlarla yürüdükten sonra çarşıya vardığında, yüz kişi kadar bir grup toplanmış, basın açıklaması yapıyorlardı. Yerel halk ve kendisi de bu basın açıklamalarına yabancı değildi. Siyanürle altın çıkartmaya çalışan şirketleri kasabalarından def etmek için çabalayan insanlar toplamıydı. Durup izledi onları, böylelikle biraz dinlenmiş de oldu. Sloganlar atıldı, mücadele bayrağını daha da yükseklere taşıyacaklarını tekrar ettikten sonra eylemciler sessizce dağılıp kimisi köyüne kimisi iş yerlerine döndüler. Kendisi de ürkek ve tedirgin bakışlarıyla kahvenin yolunu tuttu, ayaklarının altındaki zemine yumuşacık dokunarak.

Kahveye geldiğinde arkadaşları gelmiş laflıyorlardı bile. Konu basın açıklamasıydı. Kendisi de bir süre dinledikten sonra kahveci çırağından gazeteleri ve bir de çay istedi. İstekleri bir müddet sonra gelince yine aynı rutin bir edayla önce çayına şekeri atıp karıştırdı, gazetelere göz gezdirmeye başladı. Haberlerin ayrıntılarını pek okumazdı başlıklara bakar geçerdi çoğu zaman. Şimdi de aynısını yaparken birden fotoğraflı bir haber dikkatini çekti, haber şöyleydi:

“Zabıtalar, çocuklarına bakabilmek için Kızılay metro çıkışında kalem satan 45 Yaşındaki Zeliha’ya müdahale ettiler. Eşinden boşandıktan sonra hayatını kalem satarak idame ettirmeye çalışan Zeliha…”

İhsan Bey fotoğrafa baktı, iki kolundan sürükleyerek götürmeye çalıştıkları Zeliha’nın gözlerinde korku ve gözyaşları vardı.  Haberin detayında ise Zeliha’nın haykırışlarına, çocuklarına bakmak zorunda olduğuna yer veriliyordu. Başka fotoğraflarda vardı. Zeliha işini kaybetmiş olmanın acısı tüm bedenine ve yüzüne yansıyordu. İhsan Bey sadece onun gözlerine baktı, uzun süre baktı… Bugüne kadar hiçbir kadında görmediği bir şey gördü Zeliha’nın gözlerinde. Elleri normalinden daha çok titremeye başladı, arkadaşları sohbete devam ediyorlardı ama İhsan Bey’e sesler bir uğultu gibi geliyordu. Kalbi kontrolden çıkmış bir halde daha çok daha çok çarpmaya başladı. Bir an ne yapacağını bilemedi, kafasını gazeteden kaldırıp arkadaşlarına baktıysa da aslında büyük bir boşluk hissine kapılmıştı. Arkadaşlarının da onunla ilgilendiği yoktu zaten. Yeniden baktı gazeteye,  Zeliha’nın gözlerine…

Zeliha’nın satmakta olduğu kalemlere el koydukları yetmezmiş gibi bir de onu özelleştirme idaresinin arka sokaklarında bulunan “Cebeci karakoluna” götürüp ifadesini almışlardı. Bütün bu bilgileri gazeteden okudu İhsan Bey. Zeliha’ya dair bilgiler sadece Kızılay metro istasyonu çıkışı ve Cebeci karakolu vardı elinde.  Masadan ağır ağır kalktı gazeteyle beraber çıkarken arkadaşları arkasından seslendiler,

-İhsan nereye yahu?

-Gazeteyi bıraksaydın bari..

-İhsan…

-Aaa çayını da bitirmemişsin.

İhsan Bey hiçbirini duymadı. Kendi dünyasında kahveden çıkıp o günkü yürek daralmasına aldırmadan gitti. Şöyle bir etrafa bakındıktan sonra, otogarın yolunu tuttu bile.  İlk otobüsle Ankara’ya biletini kestirdi. Elindeki gazeteyle pencere kenarındaki koltuğuna yerleşti, bir müddet sonra otobüs hareket etti. Balıkesir, Bursa, Eskişehir, Ankara hattında yaklaşık dokuz saat sürecek bu yaşta birisi için uzun sayılabilecek yolculuğa mutluluk ve bir o kadar da tedirginlikle başlamış oldu.

Yol boyunca daldı, uyandı, düşündü, bir halat bağlayıp otoyolun ortasından kendine çekerek otobüsün motoruna yardımcı olmaya çalıştı. Aklı dağıldı, toparlandı, yüreği büyüdü, gözleri karardı, titredi, derin soludu, derinlere dalıp önünde uzayan yolları yutmaya çalıştı. Dingin, yorgun bir kaplan gibi kalakaldı en son; ne yapıyordu, bu yolculuk nereyeydi? Yusuf gibi dipsiz, karanlık bir kuyuya mı atmıştı kendini yoksa ufukta, önünde kocaman bir aydınlık mı belirecekti? Kim bilebilir ki yolculukların sonu nereye varır. Yolculuk bizi kendimiz yapmaz mı? Yolculuk yeniden bir var olma biçimi değil mi? Varış bir yok oluş değil midir?

Düşündü, düşledi… Varlığını yeniden sorgulamaya girişti, zihni bedeni gibi ağır işliyorken kalbinde böyle bir heyecanı yaratan gazetedeki bir kadın. Kalem satarak çocuklarını okutmaya çalışan kocaman bir yürek. Zeliha’yı düşündükçe İhsan Bey, daha da büyüyordu yakında ıskarta olacak kalbi. Hiç böyle bir şey yaşamamıştı, hiç böyle fevri olmamıştı. Bu duyguları yaratan neydi bu yaşında bunu da çözemiyordu. Düşünüyordu ama çözemiyordu…

Kilometreler eriyor, yok oluyor asfalt otobüsün tekerleri arasında, İhsan Bey uykusuz geçen bu gecenin verdiği yorgunluğu aldırış bile etmiyordu. Diğer yolcuları umursamıyor, varacağı kenti düşlüyordu durmadan. Zeliha’yı düşlüyordu… Yaşamına, çocuklarına sahip çıkan bir kadın nasıl olur da ulu orta öylece kalabilirdi onun için. O buğulu gözleri hangi nasırlı eller silebilir kendisinden başka. Yanağına süzülen o gözyaşlarını kim, kim yüreğinde taşıyabilir kendisinden başka. Yollar eriyor, Zeliha’ya kavuşmanın heyecanını bütün vücudunda titreyerek hissediyor İhsan Bey, ki böyle bir şeyi ömründe yaşamamış, yaşamaya koşuyor ezilmiş, eskimiş vücuduyla şimdi.

Zeliha çok genç, hatta çocuk denecek yaşta hiç istemediği, sevmediği bir erkekle, Seyfettin’le evlendirilmişti. Seyfettin’den iki de kızı olmuştu. Birkaç yıl önce kocasından gördüğü şiddet, eziyet nedeniyle boşanmış, kendi ayakları üzerinde kızlarıyla beraber bir gecekondu evinde hayatını sürdürmeye başlamıştı. Fakat kocası Seyfettin her fırsatta kendisini rahatsız ediyor, yoluna çıkıyor, kalem satarak kazandığı parayı almaya çalışıyor, tehditler yağdırarak, zayıflığını gösteriyordu.  Zeliha kadın olarak kendi başına, bir erkeğin himayesinde olmadan kendi ekonomik sorunlarını çözmeyi yavaş yavaş başarmaya başlamıştı. Bu onun için büyük bir mutluluk kaynağı olmasından öte kalem satarak da olsa bir biçimde iki çocuğunun karnını doyurabiliyordu.  Seyfettin’in ise sürdürdüğü bu rahatsız edici tutumunun bir gün sona ereceğini ve artık çevresinden uzaklaşacağını umut ediyordu. Henüz ilköğretim okuluna giden kızları Neslihan ve Yeşim, Zeliha’nın en büyük yaşama kaynağıydı. Tek düşündüğü iki kızını sağlıklı bir biçimde büyütmek ve tahsillerini tamamlayabilmelerini sağlamaktı.

İhsan Ankara terminaline gelip otobüsten indiğinde neredeyse hiç uyumamış olmanın verdiği yorgunlukla bir iki sendelese de  çok çabuk kendini toparlayıp, Kızılay’a nasıl gidileceğini öğrendikten sonra, hayatında ilk defa bir metroya binmiş oldu. Bu hızlı taşıtın neredeyse 15 dakikada varacağı yere kendisini getirmesi ve hızı karşısında hayrete düştü. Tüm yorgunluğunu neredeyse unutmuş, gazetedeki kaderinin peşinden koşturuyordu bu yaşıyla.

Nihayet gazetede fotoğrafını gördüğü metro durağına gelmişti. İleri yaşının verdiği tedirginlik ve kalp çarpmasıyla çevresine bakındı. Sabah saatleri olduğu için işe giden koşturan insanlar dışlında Zeliha’yı oralarda göremedi. Bir müddet daha çevresine bakındı, yine Zeliha’dan bir iz yoktu. Sorsa kime sorabilirdi ki? Belki sabah erken gelmiyordur buralara deyip, oturabileceği, kahvaltı yapabileceği bir yer bakındı, metro çıkışının hemen yanında olan Yüksel caddesine girdi, oturabileceği, çay simit yiyebileceği bir yer nihayet buldu.

İhsan Bey içtiği beş bardak sıcak çayın bitiminde hesabı ödeyip yeniden Zeliha’yı aradığı metro çıkışına geldi ağır adımlarla.  Bir an durup kendi kendine “burada ne yapıyorum, ne işim var buralarda?” diye sordu, fakat bu olumsuz düşüncelerden kendini çok çabuk kurtardı. Yine aynı mekanda ama yine Zeliha ortalıklarda yok. İhsan Bey’in artık hayatta tutunacağı hiçbir şeyi olmadığından böylesine rahat davrandığını düşünebiliriz. Zira kendisi de ne kaybederim ki Zeliha’yla iki kelam etsem ve tekrar memleketime, kahveme, arkadaşlarımın yanına dönsem diye geçiriyordu içinden. Tüm bakınmalarına rağmen Zeliha’yı görememek onda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Ne yapacağını tam olarak kestiremezken bir anda aklına karakola gitmek geldi. Belki oradakiler Zeliha’nın ev adresini verirler ve yanına gidebilirdi. Gazeteye baktı karakolun neresi olduğunu okuyup bir taksiyle Cebeci Boncuk sokakta bulunan karakola gelmiş oldu.

İhsan Bey iki adım yürüyüp karakolun kapısına gelince nöbetçi polisle karşı karşıya geldi, kapıdan içeri girmek için yeltendi fakat nöbetçi polis onu durdurup,

-Nereye bey baba?

-İçeriye.

Nöbetçi polis,

-Onu anladık, ne diye?

İhsan Bey, çattığını anladı,

-Müdür ile görüşecektim.

Polis neredeyse tüm dişlerini ortaya çıkartarak sırıttı ve

-Burada müdür de emniyet müdürü de benim.

Polisin bu sevimsiz fakat kendini sevimli sanan şımarık tavrı karşısında İhsan Bey hiçbir şey söylemeyip sadece baktı polisin yüzüne. Nöbetçi polis tavrına bir karşılık bulamayınca,

-Kapıdan girince solda.

İhsan bey ağır adımlara önündeki birkaç basamaklık merdivenleri de çıkınca karakolun içine girmiş oldu. Nöbetçinin söylediği gibi kapıdan girince sola doğru yöneldi. Ama kapının karşısında bulunan bankoda başka bir polis memuru vardı. Bu defa o sesini de garip bir biçimde sanki karşısındaki sağırmış gibi yükselterek,

-Buyur amca, nasıl yardımcı olabiliriz?

İhsan Bey dönüp arkasını bankodaki polisle göz göze geldi. Polis,

-Huzur için polis, adalet için emniyet!!!

İhsan bey, içinden “hayırdır inşallah” diye söylendi.

-Ben müdürünüzle görüşecektim.

Polis sanki ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyormuş gibi,

-Müdürle mi?

-Evet.

-Ha soldaki kapı.

İhsan Bey biraz rahatlayıp az önce yürüdüğü yöne doğru yeniden yöneldi. Müdürün kapısını çalıp içeri girdi. Polis müdürü önünde bir takım evrakları yazılanları üstünkörü okumaya çalışıyor ardından imzalıyordu. İhsan Bey elindeki gazetedeki haberi göstererek Zeliha hanımı aradığını belirterek, adresini istedi. Tıknaz müdür, sanki her zaman söylediği bir cevapmış gibi yapıştırdı lafı,

-Maalesef amcacığım adresini veremeyiz.

İhsan bey hiç olmazsa telefonunu verebilirlerse diye denedi şansını. Yine kapı duvardı. Birden müdür polis olduğunu hatırladı ve otomatik silah gibi üç soruyu peş peşe ateşledi,

-Sahi amca ne yapacaksın? Bir yakını mısın? Aranızda bir husumet mi var?

Nasıl söyleyebilirdi ki? Zaten yolculuktan dolayı oldukça yorulmuştu, durumunu anlatsa müdür, diğer polisleri çağırıp alabildiğince dalga geçebilirlerdi. Bir şey diyemedi, biraz eveleyip geveledi,

-Neyse önemli değil müdür Bey, ben bakarım başımın çaresine.

İhsan Bey teşekkür edip çıktı, polis müdürü bir müddet odadan çıkmış olmasına rağmen yaşlı adamın arkasından baktı, sonra yeniden alelade bir biçimde rutin işine döndü.

Yaşlı adam ne yapacağını şaşırmış bir halde karakolun koridorlarını geçerek dışarı çıktı. Yeniden Kızılay’a dönmeyi tasarladı kafasında. Belki Zeliha hanım o her zaman kalem sattığı metro istasyonuna gelmiş olabilirdi. Tam nöbetçi polisin yanından geçerken bir anda başka bir polis memuruyla karakola yaklaşan Zeliha’yı gördü. Durup onların gelmesini bekledi. Nöbetçi polis memuru İhsan Bey’in bu duraksamasından rahatsız olarak,

-Bekleme yapmayalım bey baba!

İhsan Bey polisi duymuyordu bile. Tüm benliği, aklı ve yüreğiyle Zeliha’ya şartlanmış olarak bakıyordu. Zeliha İhsan beyin yanından geçip karakola girdi. Kadının yanından geçişi sırasında hiçbir şey yapamadı, öylece kalakaldı. Ama nasıl olsa karakoldan çıkacaktı o zaman konuşabilirdi Zeliha ile. Kapıdaki nöbetçi polis yeniden atıldı,

-Bey baba, hani bekleme yapmıyorduk?

İhsan Bey, bir an dönüp Zeliha’yı görmenin sevimli şımarıklığı ve alaycı bir üslupla,

-Peki komiserim(!)

İhsan Bey, gözü hep karakolun kapısında birkaç tur Boncuk sokakta volta attıktan sonra kapıdan kendi başına çıkan Zeliha’yı gördü. Hemen arkasından yürümeye başladı sokağın köşesine geldiklerinde kadına iyice yaklaştı, elindeki gazeteyi göstererek,

Zeliha Hanım!

Zeliha gazetedeki buğulu gözleriyle dönüp baktığında, İhsan Bey’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu, elleri titriyor, diz kapakları sanki boşalmış yere yığılacak gibi hissediyordu kendini.

Zeliha,

-Buyurun!

İhsan Bey’in heyecandan ağzı da kurumuştu. Karnına bir ağrı girdi, kramp gibi bir şey. Ensesi de setleşti, şaşırdı, doğrusu karşılaştığında ne diyeceğini planlamamıştı.

-Şey… Ben İhsan. Gazetedeki haberi gördüm dün…

Zeliha,

-Evet

-Bergama’dan geliyorum. İzmir’den. Biraz konuşabilir miyiz?

Sonunda yaşlı adam bir nokta koyabilmişti konuşmasına. Topu Zeliha’ya atmıştı.

-Neden, anlamadım?

Diyince Zeliha, söz sırası yeniden kendisine geçmişti, şimdi ne diyecekti, nasıl anlatacaktı ayak üstü.

İhsan Bey,

-Böyle ayak üstü olmasa, bir yerde otursak olur mu?

Zeliha yaşlı adamı tepeden tırnağa şöyle bir süzüp kendisine zarar veremeyeceğine kani olunca,

-Tabi olabilir.

İkisi yan yana ürkek bir çift serçe gibi yürüyerek sokağın aşağısındaki Kurtuluş caddesine çıktılar. Bu yürüyüş sırasında ikisi de hiç konuşmadı sanki bütün konuşacaklarını oturacakları yere saklıyorlarmış gibiydi.  En nihayetinde cadde üzerinde bir pastane buldular. Oturduklarında İhsan Bey lafa girmesi gerektiğini biliyordu ama nereden başlayacaktı işte bunu bilmiyordu bir türlü. Biraz kıvrandı, derin nefes aldı ellerinin titremesi ve karın ağrısı bir türlü geçmemişti. Hatta Zeliha’nın gözlerine bile doğru dürüst bakamıyordu. Arada bir kaçamak bakış atıp karşısındaki kadını kontrol ediyordu. Yetmiş yıllık ömründe ilk defa böylesine bir cesaret toplayıp bir kadınla konuşmaya girişmişti. Aslında belki de kendisini hiçbir kadın bu denli heyecanlandırmamıştı da bu yüzden kimseye yaklaşmamıştı.  İhsan bey derin soluklardan kalp atışının biraz daha düzene girmesiyle beraber, ceketinin cebine katlanmış ve dik halde bulunan gazeteyi çıkarıp masanın üzerine koydu. Zeliha yeniden gazetede fotoğrafını görünce bir an rahatsız oldu, gazeteden de uzaklaşmak adına oturduğu sandalyenin arkasına yaslandı. Bunu anlayan İhsan Bey, gazeteyi ters çevirip, söze girdi.

-Zeliha Hanım, maksadım sizi rahatsız etmek değil. Ben, başınıza gelenleri gazeteden okudum…

İhsan Bey duraksadı, Zeliha ise sadece dinliyor, hiçbir tepki göstermiyordu. Yaşlı adam sanki son atımlık barutu kalmış gibi zor da olsa konuşmasını sürdürdü,

-Asıl söylemeye çalıştığım konu, ben, fotoğrafınızı görür görmez, çok başka, bu güne kadar yaşamadığım hislere kapıldım.

Zeliha sürekli şaşırıyordu,

-Nasıl olur, beni tanımıyorsunuz bile.

İhsan Bey,

-Doğru. Bu da işin belki de çılgınlık tarafı. Ama ben hayatım boyunca böyle bir çılgınlık yapmadım. Hiçbir konuda çılgınlık yapmadım. Kendi başıma mazbut bir hayatım vardı. Ta ki sizin o gazetedeki fotoğrafınızı görene dek.

Zeliha şaşkınlıktan dona kalmış, ne diyeceğini bir türlü bilemiyordu. Öte yandan böyle bir durumda da hayatı boyunca kalmamıştı. Hoşuna gidiyor bir taraftan ama bunu belli etmenin ayıp olacağını düşünüyordu. İhsan Bey bu konuşmaları yapmak kendisi için zor da olsa devam etmeye çalıştı,

-Ben diyorum ki, eee… Benimle evlenir misin?

Zeliha İhsan Bey’in konuşmalarının buraya geleceğini az çok tahmin edebiliyordu, fakat yine de bu teklif karşısında şok oldu. Bir an böyle bir teklif almanın doğruluğunu sorgulamaya çalıştıysa da hemen aklı çocuklarına takıldı. Onların gülümseyen resimleri gözlerinin önüne geldi. Zeliha,

-Ben, bilmiyorum. Böyle bir şey hayatımda ilk defa başıma geliyor. Ne desem bilmiyorum.

İhsan Bey,

-Bakın, siz cevap verene kadar, bir otele yerleşir, kararınızı beklerim.

Bütün bunları kendisinin mi söylediğine şaşarak sürdürüyordu konuşmasını İhsan Bey.

-Beklerim. Dedi Zeliha’nın gözlerine büyük bir aşkla bakarak.

Zeliha,

-Peki.

Diyebildi ancak. Bir an ikisi de sessice öyle kalakaldılar. Utangaç çocuklar gibiydi ikisi de, Zeliha elini avucuna almış parmaklarını eğip büküyor, yorgun yanakları kızarıyordu.

İkisi de tam bu haldeyken pastanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Zeliha kapıya bakınca işte o an eski kocası Seyfettin’i gördü. Seyfettin masaya yöneldiğinde Zeliha korkuyla ayağa kalktı, İhsan sadece izliyordu olanları. Seyfettin,

-Ulan kaltak, deden yaşında adamlarla mı kırıştırıyorsun pastane köşelerinde?

-Ne diyorsun, ne kırıştırması.

-Konuşma lan orospu.

İhsan Bey “ne oluyor” diye kalkıp araya girecek oldu, Seyfettin yaşlı adamı elinin tersiyle itip sandalyeye oturttu.

-Karışma lan sen babalık.

-Seyfettin biz boşanalı iki yıl oldu bırak artık peşimi.

Seyfettin kadının boğazına yapıştı sıkmaya başlarken garsonlar öfkeli adamı çekerek Zeliha’yı elinden kurtardılar. Seyfettin garsonların elinden bir çırpıda kurtuldu, belindeki silahı çekip, Zeliha’ya doğrulttu. Herkes kalakaldı, pastane içerisinde büyük bir sessizlik oluştu. İhsan Bey bir şeyler diyecek oldu Namluyu ona doğru çevirdi. İhsan Bey sustu, ardından tekrar namlunun ucu Zeliha’ya döndü.

Seyfettin’in şakaklarından ter damlıyor, elleri de titriyor, hızlı bir biçimde gözlerini kırpıştırıyordu. Seyfettin tüm gücünü toplayıp, tetiğe bastı. Silahtan çıkan mermi büyük bir hızla gelip Zeliha’nın alnına isabet etti. Pastanedeki herkes için zaman bir anda durdu. Zeliha kanlar içinde önce masaya yıkıldı, oradan gökyüzünde kanatları kırılmış bir güvercin gibi süzülüp yere düştü cansız bedeni.

İhsan Bey büyük bir şok içinde başını ellerinin arasına almış, Zeliha’ya bakarken, onun açık kalmış gözlerinden bir damla yaşın yanaklarına süzüldüğünü son anda fark etti.

Nevzat Süs

Kasım-Aralık 2011

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s