Bu yıl 11. Uluslararası İstanbul Bienali, kavramsal çerçevesini, Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera” oyunundan yola çıkarak “İnsan Neyle Yaşar” olarak belirledi. Bienal’in küratörlüğünü de ERSTE Vakfı* tarafından desteklenen küratör kolektifi WHW (ne, nasıl ve kimin için) gerçekleştirecek. Bir basın açıklamasıyla başvuruların kavramsal çerçevesi anlatıldı. Geçtiğimiz günlerde de başvurular sona erdi.
Öncelikle 10. Uluslararası İstanbul Bienali’ni hatırlamakta yarar var. 2008 yılında gerçekleştirilen Bienal; “İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli – Küresel Savaş Çağında İyimserlik” başlığıyla hayat bulmuştu. Savaşın kaçınılmaz, kadersel bir şey olduğu sonu¬cunu içeren bu çerçeve, sanatçıları siyasal hayattan uzaklaştırıp, iyimserlik yaymaları ve bu yönde ürünler vermeye çağırıyordu. Bu da birkaç aykırı örnek dışında gerçekleşti ma¬alesef. Savaşı küresel çağda meşrulaştıran bu başlık karşısında NHKM Plastik Sanatlar Topluluğu bir dizi etkinlik gerçekleştirmişti. Bunlardan bir tanesi 18.09.2007 tarihinde yayınlanan bienale ilişkin bildiriydi. Alıntıla¬mak gerekirse;
“Bienal, kullandığı kavramsal çerçeveyle küreselleşmeyi ve savaşı meşrulaştırmakta, sanatçıları ve insanları sanat yoluyla iyimserliğe davet etmektedir. Savaşların olmadığı bir dünyadan ve böyle bir dünya için mücadele etmekten söz etmeyen bir sanatın iyimserliğinden söz edilemez. Küresel savaşın, adlı adınca emperyaliz¬min kendisiyle hesaplaşmayan bir sanat, iyimser olamaz.
Bugün halkın sanatla ve sanatçıyla bağının koparılmasında en büyük neden olan sanatın piyasalaşması ve piyasa sanatının kutsanması, NHKM Plastik Sanatlar Topluluğu olarak bizim karşımıza aldığımız, ancak Bienal’in temas etmekten bile kaçındığı, hatta olumladığı bir olgudur. Biz, NHKM Plastik Sanatlar Topluluğu olarak, sanat ve sanatçının iyimserliğinin, sermayeye ihtiyaç duymayan kamusal bir sanatın yaratımı mücadelesinde oluşabileceğini düşünmekteyiz.”
Bir de işin ekonomik arka planı var ki beter bir yapıyla karşı karşıyayız diyebiliriz. Bienali; Koç grubu finanse etmektedir. Koç Holding bu savaştan fayda sağlayan (kâr diye de okunabilir) tek kuruluş değil elbette. Böyle bir yapı içerisinde, sponsor olunarak tek başına bir aklama çabasından öte, sanatın ancak bu biçimde, bir sermaye grubuna bağlı yapılabi¬lirliğin bir gösterisidir neticede. Bu, sanatın kamusal olandan çıkartılıp, özel biçimlerde (bienal gibi) sermayeye teslim edilmesin¬den başka bir şey değildir. Koç sponsorluğu bugün de devam etmektedir.
Bu yıl, sosyalist Brecht’le birlikte anılacak bir bienal süreci de önümüzdeki aylarda ortaya çıkacak. Brecht’in ifadelerinin alt metnini okuyacak olursak “insan neyle yaşar” derken “insan kapitalizmle yaşayamaz” demektedir. Oysa bienal düzenleyicilerinin, sosyalist sanatçı olan Brecht’in devrimci değerini tahrif edip etmeyeceği meçhul? Sermaye oluşumuyla Brecht’i yan yana getirirken, özünde varolan kapitalizm karşıtlığı ne kadar ortaya çıkacak?
Ekonomik krizle beraber liberal çevrede bir Marks hayranlığının baş gösterdiğini hepimiz biliyoruz. Marks’ın tahlilleri ve düşünceleri bir biçimde gündemde tutularak, Marksizmi yüceltmenin değil, tersine sistemle içkinleşti¬rilecek bir Marks yaratmanın daha fazla işle¬rine yarayacağı açıktır. Neyse ki Marksistler bu tuzağa düşmemişlerdir.
Peki ya tiyatro alanında? Bir Marksist olarak Bertolt Brecht, sermayenin kulluğuna zorlanacak mı? Mutlaka sanatçılar ürünlerini vereceklerdir ve mutlaka Eylül ayında 11. Uluslararası İstanbul Bienali gerçekleşecek¬tir. Varlıklarını, sanatın piyasalaşmasına ve dolayısıyla kapitale borçlu olan küratörlerin kimin öne çıkacağı ve hangi eserlerin sergile¬neceği konusunda tam yetkili olduğu da ayrı bir gerçek. Bu anlamıyla sanatçıların üretme, var olma, sergileme alanlarını açma veya kısıtlama yetkisi de doğalıyla küratörlerin elinde. Ve kapitalizm bu küratörler aracılığıyla eğer Marksizme ya da B. Brecht’e el atıyorsa mutlaka bir bildiği vardır. Geriye, onların bildi¬ğini sanatçıların da bilmesi kalıyor. O zaman dönüp tekrar üretme, yayma özgürlüğünü yeniden tartışırız.
Bertolt Brecht’in oyundaki savlarından biri olan “Her suçlu bir burjuva, her burjuva bir suçludur” düşüncesi de dile getiriliyor, biena¬lin kavramsal çerçevesinde. Peki, nasıl oluyor da bu sava destek veriyor sermaye grupları? Önümüzdeki sayıda, 90’ların liberal rüzgarını bu bağlamda tartışmaya devam edeceğiz.
Biz de “Üç Kuruşluk Opera” oyununun 1. perde finaliyle bitirelim. (belki burjuvalar kadar bizim de ufkumuz açılır(!))
Hayat böyle ne yazık:
Koskoca bir hırsızlık
Altta kalma. Çalmana bak!
Köşeyi dön, dalgana bak!
*ERSTE Vakfı Almanya’nın en eski bankalarından birinin, Stadtsparkasse’nin bir yan kuruluşudur. Almanya’daki göçmen işçilerin oldukça büyük bir bölümü, birikimlerini bu bankada değerlendirirler.
Bu yazı daha önce “Kavuklu” tiyatro dergisinin 2. sayısında (Mart ’09) yayınlanmıştır.
2
1980 askeri darbesinden sonra bir yandan dinci gericiliğin önü açılırken bir yandan da liberal ekonomiye doğru evrilmenin hangi parametrelerle olacağı tartışılmaya başlandı. Turgut Özal ülkeyi liberal bir rotaya oturtacak en önemli kişiydi ve tarikatlarla el ele vererek bu hedefi gerçekleştirmiş oldular. NATO destekli 12 Eylül darbesi, arkalarında onlarca gencin idamıyla yol alırken, 90’lara girildi ve dünya siyasetinin de çehresi değişti.
ABD’nin ve Avrupalı emperyalist devletlerin kurulduğundan bu yana gerek kültürel-siyasi gerek askeri düzlemde Sovyetler Birliği’ni bitirme çabası sonuç verdi ve en nihayetinde Sovyetler Birliği dağıldı. Batılı ülkeler bir taraftan anti-sovyetik çabalarla uğraşırken Sovyetlerin kamucu anlayışını, sosyal devlet kimliğini kendi kapitalist toplumlarına uyarlamaya çalıştılar. 90 sonrası böyle bir çabaya gereksinim ortadan kalkınca sosyal devlet olmak gibi bir düşünce de tarihe karıştı. Şimdi emekçiler yeniden açıkça modern birer köleye dönüştürüldüler. Kazanılan tüm haklar gerek Türkiye’de gerekse başka batılı ülkelerde çalışanların elinden alındı.
Batılı kapitalist devletler tam bu noktada anti-sovyetik bir kültür ortamı yaratmanın peşinde salınırken 1960’ların ortalarında kültür ve sanat politikaları gündeme gelmeye başladı. Öyle ki aslında devletin sanata alan açması onu desteklemesi fikri bile çok normal karşılanır oldu. Sermaye sınıfı yine bu yıllarda kültürün toplumsallık yaratmada önemli bir faktör olduğunu kavradı. Sanatın alınır ve satılır bir mal olması konusunda ciddi çelişkiler doğsa da, sermayeyle sanatı yan yana getirecek girişimler UNESCO’nun öncülüğünde bir dizi konferanslar, toplantılar gerçekleştirilerek kararlara bağlandı. Bu girişimlerin en önemli bileşeni ise büyük şirketlerin kültürel projelere yatırım yapmasıydı. Örneğin Türkiye’nin bakanlık düzeyinde 21 kişiyle katıldığı ve 1998 yılında gerçekleşen Stockholm’de gerçekleşen hükümetler arası kültür konferansında, hedeflerden biri de mal varlığını korumak ve kültür endüstrisinin gelişmesi yönünde olmuştu.
Avrupa monarşisinde her sarayın ya da kralın desteklediği tiyatrolar vardır, biraz buna benzemektedir bu ilişki. Tek fark, sermayenin bugünkü desteği yasalarla belirlenmiş kanunlarla hükme bağlanmış. Sarayda ise monarşi yasaları…
İKSV ise 1973 yılında 17 işadamının öncülüğünde kurulmuş olsa da asıl ivmesini 80 sonrasında yaptı. Burada İKSV tarihi yazmayacağız fakat kültür-sanat konusunda kapladığı alandan söz edebiliriz. Rüzgar bir kere liberalizmden yana esmişti ve kültür sanat da kendini bu rüzgardan koruyamadı. Ekonomik gücü elinde bulunduranların kendi ‘saltanatlarının’ sürmesi adına her türlü yaptırımı görece özerklikle de elinde bulundurmak gibi kaygıları her zaman olmuştur. Örneğin içinde yaşadığımız krizde TUSİAD konferanslarında zarar ettiklerini ve hazinenin kendilerine yardım etmelerini istemişlerdir. Türkiye’de İKSV’yi kuran işadamları kendilerini görsel sanatlar alanında palazlandırmak isterlerken, YKY’nin işin edebi tarafında durarak suyun başını tutmak gibi bir işlevi olmuştur. Söylediğimiz şey basit bir afişe, tuvale sponsorluk değildir. Ülkenin içinde bulunduğu süreç; kültürel yaşayış şeklini ve ona yön verme biçimini kendi piyasacı mantıklarıyla inşa etme ve gerçekleştirme sürecidir. Bu işin en tehlikeli yanı da budur zaten. Halktan kopuk, kendi sınıf çıkarları doğrultusunda bir kültür politikası oluşturmak.
Kapitalizmin en önemli ekonomik unsurlarından bir tanesi rant-rantiyeciliktir. En nihayetinde sermayedarlar kendi sınıf özelliklerinden kaynaklı tüm üretim alanına bu cepheden bakarlar. Tersi, kamuculuktur ve serbest piyasa ilişkilerinde buna yer yoktur. Bir seçim sürecinden geçtik ve kamusal alanı sadece oy avı merakıyla yolların, kaldırımların yapılmasını bir lütuf olarak gösterdiklerini biliyoruz. Her ne kadar işin içinde rant olsa da kamuya dahil olacak her şey bir lütuftur. Sanat bile.
Tam bu kültürel alanı belirleme noktasında yine önemli bir milat olan 90’lardan sonra “ideolojiler öldü” safsatasını vaaz eden liberal aydınların kuyruğu bir biçimde kamuculuktan külliyen nefret eden sermayedarlarla sıkı sıkıya bağlandı. Kültürel alana hakim olmaya çalışan sermaye sınıfı, halktan kopuk, yüzeysel, içeriksiz postmodern düşünceye hemencecik yapıştı. Bu sefer ciddi bir alan açtı kendine, bütün görsel sanatları bir postmodernizm potasında eriterek, işte sanat bu! dedi ve demeye devam ediyor.
Evet, İKSV bu süreçlerin ve bu ortamın ürünü olarak varlığını gerçekleştirmeye devam ederken bu sefer Brecht’e el atması aslında pek çok alanda olduğu gibi bir rahatlığın göstergesidir. Kimi sanatçılar değerler, kuramlar yaratırlar, Brecht bunlardan biri, bu konu çerçevesinde Brecht’in Marksist-diyalektik materyalist estetik kuramından bahsetmemize gerek yok, fakat sermaye sınıfının Marksist sanatçıları bile el çabukluğu ve kıvraklılığıyla nasıl kendi lehlerine çevirebileceklerini görmeliyiz. Şimdi ne yapmalıyız? Alkışlamalı mıyız İKSV’yi yoksa Brecht’i sürgünlerde yaşamak zorunda bırakan yine aynı sınıfın temsilcileri olduğunu unutmalı mıyız? Sosyalist sanat estetiğini bir kenara bırakıp, “ah ne güzel aslında hangi siyasal sistemde olursa olsun, içinde bulunulan sistem temsilcileri tarafından eğilip bükülebilir bir Brecht’imiz var” mı demeliyiz?
Bugün Nâzım Hikmet ne ise ve nerede durduysa Bertolt Brecht de aynı duyguyla ve aynı görüşle dünyaya bakmaktadır. İkisinin birlikteliğinin genç sanatçıları ne denli aydınlatacağını bilmeliyiz. Nasıl Nâzım’ı dünya görüşüyle kavrıyor ve ifade ediyorsak, Brecht’i de ancak böyle kavrar ve ifade edersek doğruda durmanın yolunu açmış olacağız.
Nevzat Süs
Bu yazı daha önce “Kavuklu” tiyatro dergisinin 3. sayısında (Nisan ’09) yayınlanmıştır.
2 Yorum
Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI
Yorum yapın

2010 Istanbul Bienali’nin hazirlik surecinde bir sanat projesinde calismak yapmak icin yaptigimiz basvuru sonucunda IKSV projede calismak icin secildigimizi bir mail ile iletti. Mailde belirtilen is kosullari su: Hergun 4lik calisma karsiligi 17,5 tl. Yani gunluk ucret 35 tl imis, 4 saat de yarim gun sayildigi icin 17,5 tl.. Saka gibi gelen bu maili aldiktan sonra icimizden biri asagidaki sahane maili IKSV’ye cevap olarak gonderdi… Cok cok iyi bir email! Sizlerle paylasmak istedim…
***
Merhaba,
Ben çalışmaktan vazgeçtim.
Sanırım en azından bir ya da birkaç
kişiden bu yanıtı bekliyordunuz, çünkü 10 kişi ile çalışmak istediğinize karar vermiş olduğunuz ve bu mesajı 10 kişiye ilettiğiniz halde neden hala görüşmelerin sürdüğünü başka türlü açıklayamıyorum.
Gelelim vazgeçmemin asıl nedenine:
Evet ücretin çok olmayacağını bana söylemişti sanatçılar. Ancak bu kadarını beklemiyordum.
Şöyle anlatayım:
Fındık toplamanın günlük işçi yövmiyesi 30 TL’dir.
Zeytin toplayan köylülerin günlük ücreti20 TL, kadın ve çocuklarda 12 TL’dir.
Ne kadar üzülüyoruz değil mi bu ücretlere?
Ama sanırım siz değilsiniz üzülen? Ve bu kölelik düzenini değiştirmek isteyen…
Bir de şöyle sorayım: Eve gelip 20 dakikada elektrik sorununuzu gideren elektrikçiye ne kadar para veriyorsunuz acaba?
Belki size en yakın gelecek eşleştirme
şudur: Leonard Cohen konserini orta karar bir yerden seyretmek için sizinle tam
10 gün çalışmam gerekiyor. Düşünün, konsere ancak girebiliyorum bu parayla…
Asgari ücretten de düşük bir ücrete insanları -üstelik sanat üretiminin bir parçası
olmaları için- köle gibi çalıştırmak istediğinizin farkında mısınız?
Değeri bu mudur sanatın?
İlgili sanatçıların eserlerinde işçi
sömürüsü yapıldığından haberi var mı gerçekten?
4,5 saat sanat icra edecek
olan kişilere biçtiğiniz tutara bakın: 17,50 TL !!!
Bu mudur sizin Brecht’ten anladığınız?
Brecht, tek bir tane oyun kitabını alabilmem için sizin yanınızda 3 gün çalışmam
gerektiğini bilseydi ne derdi acaba? Üşenmeyip, Mitos-Boyutu arayıp kitabın
fiyatını sormaya ne dersiniz?
Ayrıca çalışma saatinin azalmasıyla ücretin düşmesi de nedir?
Günlük iş, bir kişinin gününü başka bir işte çalışamayacak şekilde işgal etmek demektir.
Yani benim 14:30-19:00 arası sizinle çalıştıktan sonra çıkıp başka bir işte çalışma ihtimalim nedir sizce?
Yani bir saat bile çalıştırsanız, benim bir “günlük ücretimin” olması gerekir. “2 gününüz 1 gün eder” gibi kelime oyunları yapmak, dalga geçmekten başka bir şey değildir.
Sendikalaşmanın gerekliliğini vurgular o kadar. Yeteri kadar aşağılanmış olduğumuzu
düşünüyorum.
Bu emailinizi (sömürünüzü mü demeliydim bilemiyorum) ilgili bütün kurumlara iletip insanları kaç paraya nasıl çalıştırmak istediğinizi belgeleyeceğimden kuşkunuz olmasın. Belki bienal sırasında birileri gelip, çalıştırdığınız kişilere “ne kadar ücret veriyorlar?”
diye sorarak etkinliğin yönünü bile değiştirebilirler.
Evet Brecht insan neyle yaşar diye sorar?
İnsan onuruna yaraşır bir biçimde
yaşaması gerekir diye de ekler değil mi?
En azından bu işe Brecht’i
bulaştırmasaydınız. Yazık!
Diğer arkadaşları da bu işte çalışmayı
reddetmeye ve İKSV’yi ve Bienali çeşitli iletişim kanalları aracılığıyla
protesto etmeye davet ediyorum.
11. Uluslararası İstanbul Bienali’nin “başlığı”, Bertolt Brecht’in Elisabeth Hauptmann ve Kurt Weill ile birlikte tam 80 yıl önce yazdığı Üç Kuruşluk Opera adlı oyunun ikinci perdesinin kapanış parçasından (şarkı) alınmış: “Denn wovon lebt der Mensch?” / “What keeps mankind alive ?” Türkçe’ye “İnsan Neyle Yaşar?” olarak çevrilen bu tümce sanırım şu anlama geliyor: “Ne’dir insanı(lığı) (‘hayatta tutan’ anlamında) yaşatan?” ya da şu:“İnsanı(lığı) yaşar kılan ne’dir?”
2008 Kasım’ında kavramsal çerçeveyi tanıtmak/açıklamak üzere, Ses Tiyatrosu’nda yapılan basın toplantısında (gösteri?) küratörler [“WHW - What, How & For Whom” (Ne, nasıl ve kimin için)], bir izleyicinin sorduğu “Ortodoks solculuk ile modern sanat arasındaki çelişki” ifadesine ilişkin bir soruyu şöyle yanıtlamıştı: “Bütün istediğimiz izleyicilerimizin bir bölümünün içinde bulunduğumuz duruma uyanması. Bu arada eğer Marksizm hakkında bir şeyler öğrenirlerse iyi olur”.
Bu bağlamda, “Marksist” içerikli 11.Bienal’in ana sponsorunun Koç Holding olmasının yaratığı çelişki, ağır eleştirilere (hatta alaya) neden oldu! Oysa gözden kaçan ayrıntılar, çelişki bir yana, koçbaşıyla saçmanın sınırlarını zorluyordu. Bu basit gerçeği görmek için İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Bienal’e ilişkin resmi web sitesindeki SPONSORLAR bölümüne göz atmak yeterli: http://www.iksv.org/bienal/
Örneğin, Resmi Destekçiler şunlar: T.C. Başbakanlık Tanıtma Fonu Kurulu kapsamında Dışişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi.
Ama en ilginci sanırım, her 1 Mayıs’ı bir kez daha Taksim Muharebe Meydanına dönüştüren; literatüre “orantılı güç”, Taksim’de yapılmak istenen 1 Mayıs kutlamaları kastedilerek “makul sayı” (-da kişi) gibi inciler armağan eden İstanbul Valiliği.
Büyük Katkıda Bulunan Kurumlardan biri, ABD İstanbul Konsolosluğu… Bienal Destekçilerinden biri ise İstanbul Sanayi Odası…
Birçok yerli yabancı fon (C Founds, The Christensen Fund), sigortacılık şirketi (Tefken Sigorta ve Aracılık Hizmetleri, Fiba Sigorta) ve bankanın (Yapı Kredi Bankası) yanında öyle bir şirket var ki insanın nutku tutuluyor: Küresel kriz nedeniyle büyük zarar ederek, binlerce kişiyi işten çıkaran ve dünyanın en büyük bankalarından biri olan İsviçreli Credit Suisse…
Hal böyleyken, Bienal’e eşlik eden ‘Metinler’ derlemesindeki yazılarında amaçlarını, “Eşitlik ve özgürlük üzerine kurulu bir düzenin gerçekleşebilir ve hayati olduğunu, bu düzenin ise yalnızca komünizm olabileceğini ‘göstermek’” olarak açıklıyor kızılşın küratör ablalar.
Görülenin ne olduğu ise açık: Küresel bir krizle sarsılan kapitalizm sponsorluğunda komünizm propagandası! Ne bu şimdi? Bir yabancılaştırma efekti (Verfremdungseffekt) mi, yoksa bir Marksizm parodisi mi?