YENİ HAYAT’IN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

ABD’nin ve diğer batılı emperyalist devletlerin yıllar yılı süren Sovyetler Birliğini dağıtma çabası en nihayet 1979 yılında Brejnev’in öne sürdüğü Perestroyka yeniden yapılanma hareketi Gorbaçov tarafından sürdürülmüş, ekonomik alanda piyasacılaşmanın önü açılmıştır. Liberal bir yönetim anlayışı sergileyen Gorbaçov 1985 yılında Glasnost hareketiyle bir yandan ekonominin liberalleşmesi öbür taraftan batı demokrasisinin taşınması bağlamında birlikte değerlendirilip aslında Sovyetler Birliğinin sonunu da hazırlamıştır. Sosyalizmin kazanımları halkın elinden bir bir alınırken liberal bakış toplumu bir buhrana sürüklerken başta söylediğimiz emperyal ülkeler ‘silahsızlanma’ gibi kimi anlaşmalar imzalayarak koca bir sosyalist deneyiminin sonunu da getirmiş oldular.

Ardından akademisyenler, bilim adamları binlerce soruyla SSCB’nin çözülüşüne dair yorumlar sorular üretilerek asıl bakılması gereken yerden, liberal ekonomiden hedefi şaşırtmışlardır. 1990’lı yıllara kadar batı demokrasisinin ana kaynağının SSCB olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Dünya kapitalist ülkeleri, Sovyetlerin ekonomik, sosyal alandaki toplumcu uygulamalarını örnek alarak bir yarış haline girdikleri aşikârdır.(Sovyetler birliğinin çözülüşünden sonra karşılarında her alanda güçlü bir ülke bulunmadığından Avrupa’da kazanılmış bu haklar, bir bir insanların elinden alındığını şimdilik tartışmayacağız.)

90’lı yıllar tüm Avrupa ve ülkemiz için önemli bir miladı işaret ediyor. Özellikle Türkiye’den bahsedersek 80 darbesi her türlü baskı rejiminin dışında Turgut Özal’ı öne çıkarmış ve 90’lara gelinmiştir. Liberal ekonominin tam yol ileri denildiği ve hala günümüzde gericilikle beraber sürmekte olan ekonomik sisteme.

Bütün bu süreci tarihi referans almadan ne post-modernizmi ne de günümüz sanat anlayışını çözümleyemeyiz. “Varolmanın dayanılmaz hafifliği” sanatta da enteresan bir hafifliğin ortaya çıkmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de hafifliğin en önemli tem

silcisi hiç kuşkusuz Orhan Pamuk olduğunu biliyoruz zaten. Buradan edebiyat eleştirisi yapmayacağız fakat köşe taşlarını ortaya çıkarmadan bugünü anlamak biraz daha karmaşıklaşıyor. Ne diyorduk, “bir roman okudum ve bütün hayatım değişti” Evet “yeni hayat” başlamıştı. Vaolmanın dayanılmaz hafifliği bireyciliği ön plana çıkararak, kolektif aklı ve birlikte davranma sosyolojisine ket vuran bir anlayışa sahip. 90’ların politik rüzgârına karşılık en etkili varoluşçu roman. Yeni hayat dedikleri budur. Doğrusu “şaka” değil bir gerçek. Kundera’nın önermesi yukarda bahsettiğimiz Glasnost hareketiyle birlikte anılmalıdır. Türkiye’de ise “çılgın otobüs” metaforuyla kişinin nereye gideceğini saptırmak, gerçek hayattan uzaklaştırmanın bir yolunu bulmuş Orhan Pamuk. Dedik, roman eleştirisi yapmayacağız sadece siyasal ve kültürel alandaki yansımasını çözmeye çalışıyoruz.

Bağımsızlığı hiç düşünmeyen, her şeyin alınıp satılan bir meta haline geldiği, insan düşünsel yaratılarının bile satılığa çıkartıldığı bir kültürel ortam artık günümüzde yaşanır oldu. Sulandırarak, zaman zaman belden aşağı vurmadan dahi içeriksizleşen, insanların hayatlarını bir biçimde koydukları mücadelenin kavramlarıyla alay eden ve bunu büyük bir pişkinlikle yapan soysuzlar cehennemine dönüştü “yeni hayat”

Yeni hayat, insani olanın, insandan olan her şeyi iğretileştirme, tüm değerlerin artık tüketildiği, malzeme haline geldiği bir hayata dönüştü. Moda, futbol, magazin, marka, tv. bütün bunlar insan aklının kısırlaştırılması piyasa ekonomisinin devamlılığına katkı koymasının önünü açtı. Sanat, varoldu ve hafifledi…

Yeni hayat diye diye 2000’li yıllara gelmiş olduk. Bu yıllara kadar verili siyasal anlayışın dışında, sanatsal edimler elbette ortaya çıktı. Fakat sistemin kültür kurumları kendi varlık alanlarına sıkı sıkıya sarılarak boş bırakılan her alana nüfuz etmesini de bildi. Tv’nin gücü 1960’lı yıllarda önce ABD’de fark edilse de Türkiye’de 90’lı yıllardan itibaren apolitizmin en önemli dayanağı oldu. Sudan hikâyeleri ekrana taşıyarak, insanları parayla birbirine kırdırarak, yarıştırarak, içeriksiz dizi furyasıyla kof bir kültürün yaratıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Ne kadar itibar etmeliyiz, ya da ne kadar ciddiye almalıyız? En azından ülkemizde yaşayan insanların önemsediği oranda karşı kültürü yaratacak araçlar oluşturmalıyız.

Tv’nin parlattığı bir başka edim ise tiyatro sporu denen sözde doğaçlamaya dayanan eğlencelik oyun biçimi. Johan Huizinga’nın 1938 yılında yazıdığı ünlü denemesi “Homo Ludens”* da “oynayan insanın kültürü yarattığından” söz ederek aslında alışılmış kültür tarihinin dışında bir şey söyleyerek, bugünü daha net görmemizi sağladığını söyleyebiliriz. Televizyonda izlediğimiz oyunsal tüm eğlencelik işler bizi bir yerlere sürüklüyor. Bu eğlencelik işler sadece tiyatro sporu değil, yukarda bahsettiğimiz kurgulu ya da kurgusuz içinde insanın olduğu her türlü yarışma vb. oynayan insan kategorisinde değerlendirip, düşünmekte yarar var. Apolitize edilmiş, kendine rahatlama unsurları ararken, düşünmeyen ve sadece o anı kurtaran bu eğlencelik ama bir kültür de yaratan girdabın içine sürüklenmiş bireyi görüyoruz 2009 yılına girdiğimizde. Bu konuda T.Adorno’nun Kültür endüstrisini açıklarken görüşlerine başvurmakta yarar var;

“Kitlelerin tüketimine göre düzenlenen ve büyük ölçüde o tüketimin yapısını belirleyen ürünler, tüm sektörlerde az çok bir plana göre üretilir. Tüm sektörler yapısal olarak benzerdir ya da en azından birbirinin açıklarını kapatarak, neredeyse tamamen gediksiz bir sistem oluştururlar. Bunu olanaklı kılan sadece çağdaş teknik olanaklar değil, aynı zamanda ekonomik ve yönetsel yoğunlaşmadır. Kültür endüstrisi kasıtlı olarak tüketicileri kendisine uydurur. Binyıllardır ayrı duran yüksek ve düşük sanat düzeylerini, her ikisinin de zararına bir araya gelmeye zorlar. Yüksek sanatın önemi, yararı konusundaki spekülasyonlarla yok edilirken, düşük sanatın

önemi de, (toplumsal denetim kusursuz olmadığı sürece) içinde barındırdığı isyancı direniş özelliğine dayatılan medeni sınırlamalarla yok edilmektedir. Böylece, kültür endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar. Tüketici, kültür endüstrisinin bizi ikna etmeye çalıştığı gibi hükmedici ya da özne değil, aksine nesnedir. Özellikle kültür endüstrisi için biçimlendirilmiş olan kitle iletişim araçları terimi, vurguyu nispeten zararsız bir alana kaydırmakta çok işe yaramıştır.”**

Uzun bir alıntı oldu ama değinmekte yarar gördüm. Sistem kendini sürdürebilmesi için alternatif kültürel metalarla, çok renklilik ve çok seslilik yarattığını, dilediğinde değiş tokuşla hem kafaları tokuşturanları hem de kichi bir arada tutmayı her zaman başarmıştır. Bu da kapitalizme özgü bir yetenek olsa gerek. Öbür taraftan modern sanat olarak kamufle edilen modernle postun birleşmesinden doğan öküz postunu geçmeyen “yerleştirmeler” elitizm yarattığı gibi sanatı halkın anlayışından uzaklaştırıp, bir zümrenin izlemesini ve üretmesini sağladığını söyleyebiliriz. Sabancı sponsorluğunda “savaş çağında iyimserlik” gibi ağdalı sloganlarla ortaya çıkıp, halkla uçurumu derinleştirip, kendini başka bir rotaya sabitlemiştir.

Netleşmek her zaman iyidir, yöntem de sunar insana… Uluslararası tekeller ve onların belirlediği savaş, saldırı, katliam gibi olgulara karşıymış gibi, halkın gözünde kendilerini aklamaya çalışmışlardır. Tıpkı saray mantığı gibi. Bugün hakim olan görüş budur. Önümüzdeki aylarda başka değerler İKSV’nin öncülüğünde, Eczacıbaşı sponsorluğunda ‘moda tabirle’ görücüye çıkacak: Bertolt Brecht. Sosyalist Brecht mezarında takla mı atar bilmeyiz ama sermayedarlar bir kez daha sosyalist bir sanatçıyı kullandığı ve ekonomik katkı sunduğu için sevinç taklaları atacakları kesin.


*Homo Ludens. Johan Huizinga “oyunun toplumsal işlevi üzerine bir deneme” ayrıntı yay. 1995

** cogito sy.36 “Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken”. Teodor W. Adorno

Nevzat Süs

Henüz Yorum Yok

Henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI

Yorum yapın