OYUNSUZLAŞTIRMAK

Okullar tatil oldu, bir yaz dönemine daha girdik.

Çelik-çomak, yağ satarım, topaç, körebe, evcilik… Hepsi çocukluğumuzun birer anısı olarak zihinlerimizde… Henüz koca binaların dikilmediği boş arsalarda mahallenin tüm çocuklarıyla oynadığımız oyunlar.

Oyunlar hepimizi hayata hazırlayan, sosyalleşmemizi, ruhsal dünyamızı geliştiren, bedensel varlığımızı yeniden ve yeniden şekillendiren bir unsur olarak hayatımızda var oldu hep. Evcilik aile kurumunu öğretirken, doktorculuk başkalarına yardım etme duygumuzu geliştirdi. Hem de özgürleştiğimiz, var ettiğimiz, kendimizi yeniden ifade ettiğimiz içgüdümüz. Johan Huizinga* bu konuda tüm entelektüel çevreyi sarsacak denemesini yayınlarken “her oyun her şeyden önce gönüllü bir eylemdir, emirlere bağlı oyun, oyun değildir” derken, buraya bağlı kalmayıp bir olgu olarak kültürün oyunla ilişkisini de irdeler. Belki de oyunun en önemli işlevi hayal kurmamızı sağlayan bir unsur oluşudur. Oynarken yarattığımız mekânlar, durumlar gerçek hayatla baş etmemizi sağlayan, bizi yaşamın tüm vahşiliği karşısında tutum takınmamızı ve gelecekte olaylar karşısında davranışlarımızı belirleyen kritik bir içgüdü olduğunu zannediyorum.

Gazeteler yazıyor, Süpermen olup, pencereden atlayan çocuklar oluyor, bilgisayar oyunlarındaki şiddet çocuğun günlük hayatına da yansıyor. Silah vb. araçlarla arkadaşına zarar veren çocukların bilincinin kökeninde salt bu olumsuz oyunlar olduğu söylenemez elbette. Ama yaşamımızı biçimlendirirken eğilimlerimizi de belirleyebiliyor. Gerçek oyunlar çocuğu gelecek dönemlere hazırlarken, şiddet içerikli oyunlar çocuğun yaşamını -bir anlamda- felce uğratıyor. Bizim çocukluğumuzda oyun diye bildiğimiz, kendini ifade etme biçimiydi, oysa günümüz çocukları bu ifade edişten yoksun halde, ancak bilgisayar oyunlarına kapaklanabiliyorlar. Bir gerçek şu ki, özellikle büyük şehirlerde çocukların mahallede bisiklet sürebildikleri bir alan yok. Olsa da kimse çocuğunu kapısının önünde dahi oynatamıyor.

Çocukların bu oyunsuzluk duygusuyla yetişmesi büyük bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. İnsanın eylemesinin bir koşulu da çocukluk döneminde kendi ruhsal gelişimini etkileyecek oyun oynamasıdır. Oyunsuz kalan çocuk erginlik döneminde de içe kapanacak kendini ifade edemez bir duruma gelecektir. Tehlike de burada yatmaktadır. Günümüzde insanın yaşam alanı genişliyor, fakat bu alanda devinecek ruhsal gelişkinliğe de çocukları oyunsuz bırakarak ket vuruyoruz. Bu konuda uzman psikologlar çocuğa oyun aleti (oyuncak) vermek yerine oyun alanı sağlayın demektedirler. Maalesef bu alanlar bir bir yok oluyor. Kentin büyümesiyle birlikte vahşeti de büyüyor, bu vahşet içerisinde çocuklara yer yok. Çocuklar sınırlı yaşam alanlarında (ev) büyüyüp gelecekte de sınırlı düşlerin içinde olacaklardır. Vahşet kapitalizmin çevresel faktörlerinde, otomobil ve buna bağlı piyasasındadır. Vahşet Eğitimden yoksun bırakılanların çocuklar üzerinde her gün işittiğimiz istismardadır.

Çocukların oyun alanlarını ellerinden alınması ve cinsel istismar beraber yol almakta. Türkiye’de yeşilayın raporuna göre sigaraya başlama yaşı 10 dur. Uyuşturucu madde bağımlılıklarını saymayalım bile. Tüm dünyada İnternet üzerinden çocuk pornosunun en çok tıklandığı şehirler İstanbul, İzmir ve Diyarbakır’dır. Çocuklarımız bu olumsuz sosyal ortamda büyüyor. Üstelik bilinçlerini belirleyecek oyun oynama güdüsünden yoksun olarak. Üstelik oyun oynamayan insanın geleceğini isteyemeyeceğini bilerek.

*Johan Huizinga. Homo Ludens (oyunun toplumsal işlevi üzerine bir deneme). Ayrıntı yay. 1. basım 1995

NEVZAT SÜS

Yorum Yapın