Ragıp Bey

Sonunda işi kurdum, kafeteryayı açtım işte. Buzdolaplarını da kolacılar verdi oh kekâ. Önümüzdeki on beş bilemedin yirmi yıl gençlerin davranışlarını ve aşklarını kafeteryalar belirleyecek. Gelsin hamburger gitsin kola, aşk- meşk, aşna- fişne. Yanıma da iki çırak aldım mı, gençlere ailelerinden kaçarak, sevgilileriyle buluşacakları nezih işletmeyi emirlerine amade edebilirim. Kafeterya deyip geçmeyin, çok para kazanıyorsunuz. Örneğin çayın maliyeti on kuruş siz satıyorsunuz yüz kuruşa. Çırakların zaten sigortası falan yok, haftalık verdin mi tamam. Geriye evlenmek kalıyor. Bak yine aklıma geldi; Nazan’ım gül yüzlü sevgilim benim. Yuvamızı kurduk mu çoluk çocuk derken beraber kocayıp yaşlanacağız. Başka ne isterim ki yaratandan. Cafe, karım ve çocuklarım…

Nazan’ı ilk istemeye gittiğimizde babası olacak adam vermedi kızı,

Önce bir işin olsun bakalım, sonra düşün evliliği.

Hayırsız, hele bir evlenin, biz de destek oluruz, yuva kurmak sevaptır demiyor. İşim olsunmuş al sana iş, kurduk işte tekneyi. Şimdi ne yapacak bakalım. O değil asıl ben ne yapacağım şimdi, elimdekini avucumdakini cafeye yatırdım. Şimdi evlenirsek, çeyizdi, düğündü, nikâhtı derken tekerim patlar. Onun için para biriktirmek gerek. Ya kızı başka birine verirlerse, sıçtık o zaman. Kaynanaları bilmez misiniz hemen caydırırlar kızı.

- Seni bu çulsuza var diye mi büyüttüm?

- Ama anne…

- Sendeki bu güzelliğe kim bakmaz? Elini sallasan doktorlar mühendisler

- Ya anne…

- Aklını başına topla kızım, bu heriften sana hayır gelmez…

Ya benim gül yüzlüm Nazan’ım bu konuşmalardan etkilenirse ya bu evlilik olmaz derse ne yapacağım?

- Bak canım bu evlilik olmaz, beni bir doktor istiyor, hem de kadın doğum uzmanı. Üstelik senin işin gücün de yok. Ne yapayım senin gibi çulsuzu…

İş dediler kurduk, daha ne istiyorlar. Tabi konu evlilik olunca, herkes kızını dünya güzeli sanır. Daha çok parası olana vermek isterler. Sanki Perşembe pazarına satışa çıkarılmış Karakaçan gibi. Hıh, sanki evleneceğim başka kız yok… Ama ben yine de Nazan’ımdan vazgeçmem. O olmazsa öldürürüm kendimi, Cafe de çıraklara kalır.

Böyle kötü kötü düşündüğüm dönemde tanıştım Ragıp beyle. Adamlarıyla beraber Cafeye müşteri olarak geldiler. Ufak tefek, bıyıklı, sağ kaşının üzerinde eski bir yarası olan sıradan bir adam. Çizgili takım elbisesi, rugan ayakkabısıyla sıradanın üstünde bir görünüşü vardı. Adamları ise ondan bir iki gömlek daha paspal. Siyah takım elbiseli, bıyıkları ağzının iki yanından aşağı sarkmış, beyaz çorapları hiçbir uyum gözetmediği için yaldır yaldır parlıyordu. Adamları sanki her an birini ısıracakmış gibi duruyorlardı. Ragıp bey de bu adamlara güveninden olsa gerek kendi boyuna uymayan bir kabadayılıkla karşımda dikiliyordu.

- Selamünaleyküm.

- Ve aleykümselâm. Şöyle buyurun pencere dibine.

- Yok, biz çocuklarla şööle köşeye geçelim.

Önceleri tanımıyordum bu Ragıp beyi, herifçioğlu meğer mafya imiş. Öyle böyle değil devleti bile dolandırmış. Bizim küçük şehirde de hapis yatıyormuş. Evet evet, Bizim cezaevinde kalıyor, her gün de dışarı çıkıyor adam, sonra da hoop bizim cafeye. Her zaman oturdukları masaya geçiyor adamlarıyla, fiskos bir şeyler konuşuyorlar… Bu zamanda Ragıp Bey gibi olacaksın, takacaksın beline silahı, peşinde itler sürüler, ondan sonra devleti de dolandır dünyayı da. Örtülü ödenek mi ne varmış bizim devletin, sen tut örtünün ucunu kaldır, ucunu kaldırmışken bütün örtü elinde kalmış ve paralar ortaya çıkmış. Ortadaki parayı kim almaz! Bizim Ragıp Bey de alıvermiş örtünün altından çıkan parayı. Siz olsanız almaz mısınız? Ben olsam alırım, sonra da Nazan’ı babasından alırım. İşte böyle Ragıp Beyin hikâyesi. Sadece örtü meselesi değil, bir kere bunlar İstanbul’da, Ankara’da mahalle mahalle sokak sokak tezgâh kurmuşlar. Yook, öyle bildiğiniz Çengelköy hıyarı tezgâhlarından değil. Para basıyorlar, yani haracını yiyorlar memleketin. Yiyin aslanım yiyin ne olacak, sen yemezsen yiyecek olan bulunur nemelazım. Adamlar yenecek malı bulmuşlar yemezler mi? Siz olsanız yemez misiniz? Vallahi ben yerim. Yemeyenin malını yerler, hem de anasını bile bellerler. Soyulmuş Çengelköy hıyarını da adamın eline verirler. İşte Ragıp Bey mis gibi düzenini kurmuşken bir vekille ters mi düşmüşler payı mı kırışamamışlar ne, gül gibi adamı hapse atmışlar. Ulan bu insanlara iyilik de yaramaz be, adam çalışsın didinsin ter döksün silahın soğuk namlusunu götünde hissetsin, sonra adamla pay kavgası yapın. Olacak iş değil doğrusu. Varsa sizde Ragıp Bey gibi bir göt, koyun silahı cebinize, işte ben de burayı parselledim deyin. Ama nerdeee… Yo arkadaş bu memlekete iyilik yaramaz; nice Ragıp yetiştirdi bu güzelim ülke, kurşun da attılar kurşun da yediler neden? Hepsi devlet için. Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi, yalan mı? Devleti için bunca çalışan adamdan ne istersiniz bre melunlar. Hiç iyilik güzellik yaramaz mı size, el âlem kelle koltukta o tezgâh senin bu tezgâh benim çalışsınlar, niçin üç beş kalantor götü büyütsün diye. Bak adama ne yaptınız… eee sonra ne oldu? Bırakın Allah aşkına açtırmayın benim bayramlık ağzımı. Neyse gelelim bizim esas meseleye.

İşte bu Ragıp eşoğlueşşeği bizim cafeye her gün gelmeye başladı. Cezaevinden çıkması rahatmış puştun, müdürler falan onların adamıymış. Ben bilmem kendisinin yalancısıyım. Neyse; Ragıp her gelişinde bir iki kahve içer -adamları da öyle- sonra hesaba gelince, yüz kahve parası bırakır. Ulan adama bak kendi kesesinden dağıtıyor sanki. Ama olsun benim işime yaradı diyebilirim. Bazen şehir dışından önemli kişiler gelir benim cafeyi kapatır ve burada toplantılar yaparlar. Tabi bahşişler hesaplar gırla gider. Ulan bir iki derken benim kasa dolmaya başladı, bak sen adamın yaptığına! Hemen Nazan’ımı istettim babasından, durumdan haberdar olan kayın peder de verdi gitti kızı. Düğün hazırlığıydı derken ben öylesine büyük bir taksitli borcun altına girmişim ki haberim bile yok. Ama olsun diyorum bir taraftan, ne de olsa Ragıp Bey var. Godoş, dümbelek çıkacağını nerden bileyim. Buzdolabı, çamaşır makinesi derken ben Nazan’ı da aldım mı sana? Nasıl olsa bahşişler geliyor, taksitleri Ragıp Beyden çıkıyor diye bir ton borç yaptım.

Efendime söyleyeyim günlerden bir gün, Ragıp Bey cafeye gelmedi. Eyvahlar olsun… Nerde bu adam derken, televizyonda izledim, spiker coşkuyla anlatıyordu; “ Ünlü mafya lideri, bulunduğu cezaevinden firar etti. Uzmanların görüşüne göre yurt dışına kaçmış olabileceği belirtiliyor…” Ulan Ragıp Bey, bizde seni adam yerine koyup meskenimizi açtık; kahve servisi yaptık. Yapılır mı lan bu millete?.. Şimdi el âlem borçlarını nasıl ödeyecek? Nankör, zibidi, ahlaksız…

Şimdilerde benim cafe kapandı. Nazan’ım kucağında yavrumuzla babasının evinde yolumu gözlüyor…

Ragıp Beyin manken sevgilisiyle yurtdışına kaçtığı belli oldu. Mahkemeye çıkmıyor ondan biliyorum. Bu mafya davasından bir tek ben hüküm giydim. Şunu hala anlamış değilim, Ragıp bey ve adamları malı götürdüler, ben sadece bahşiş aldım, savcıya – hâkime bunu bir türlü anlatamadım. Bu arada taksitli borçlarda bana kaldı, bunlar için de biraz yatacağım. Ama Allah var, cezaevindeki arkadaşlar çok iyiliksever. Ragıp beyin buradaki özel odasını bana verdiler sağ olsunlar. Bir de bana lakap taktılar -ki burada herkesin bir lakabı vardır- Ragıp Bey diye. Ragıp Bey aşağı, Ragıp bey yukarı…

Küçük bir hesapla, bizim çocuk on beş yaşına geçince çıkacağım içeriden. Eh başa gelen çekilir. Yapacak bir şey yok. Avukatım olacak dangalak temyiz duruşmasında kurtarırız seni buradan demişti, hıyar mahkemeye gitmemiş. İşte ben de özel odamda böyle küçük hikâyeler yazıyorum. Neye niyet neye kısmet, hadi kalın sağlıcakla.

Nevzat Süs

——————–

Henüz Yorum Yok

Henüz yorum yapılmamış.

Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI

Yorum yapın