Üçleme

Geçtiğimiz ayı bir üçlemeyle değerlendirmeye çalışalım.

Geçtiğimiz haftalarda Gaziantep’ten bir haber düştü gazetelere; Sanko sanat galerisinde bir ressamın resim sergisi üzerine. Sanatçının sergideki tabloları arasında Nü resimleri bulunduğu, genel ahlak kurallarına riayet edilmesi gerektiğinden bu tabloların kaldırılması isteniyordu. Sanatçımız, kaldırmak ya da bir duyarlılık gösterip itiraz etmek yerine kendince bir formül bulmuş resimlerine. Nü’lerin uygun yerlerini bir kumaşla örterek sergiye devam etme yolunu seçmiş. Burada tartışmamız gereken sanatçının yaratıcılığı, koşullara uygun araçlar geliştirip kendini sürdürmesi değildir, tersine, içinde yaşadığı koşullara hangi noktalarda ayak uydurup uydurmadığıdır.

Bugün Türkiye’de mevcut durum kendini bu resim sergisinde bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Sanatçının bu mevcut durumun bir nesnesi haline dönüşmesi, yapılan tüm üretimlerin meta değeri taşıması ve tüm bağlamlarıyla oluşturulan düşünce sistematiği içinde sanatçıda artık kendi özgül koşullarını terk etme ve kendini sansürleme eğilimi baş göstermiştir. Sanatçının kendini sürdürebilmesinin bir koşulu olan özgür iradesiyle eser üretmesinin önüne, kültürel değerlerle karşı çıkılıp bir anlamda popülizmin önü de açılmış oluyor. Şöyle de söyleyebilir miyiz: siyasi sistemin kendini var etmesi ve sürdürülebilir bir yapı olan halkın feodal duygularını kullanarak kendini gerçekleştirmesi, eserin meta haline dönüşmesini tetikleyen bir unsur olarak karşımıza çıkar. Burada kültürü yadsımak değil niyetim, gerçeğin, toplumun gelişmesine yön verecek sanatçının kimi gerekçelerle yok edildiğini belirtmektir.

Buna bağlı olarak sanatçının, yaşamın olumsuz yönlerini ortaya çıkarması ve bunu izleyici/okuyucu kitlesiyle paylaşması yapması gereken değil midir? Varlık olarak sanatçı kendini tükettiğinde elinde üreteceği ne kalacaktır? Sadece ve sadece mübadele değeri olan ürün! Bu, içinde yaşadığımız siyasi koşulların belirlemesinden başka bir şey değildir. Sanatı ortadan kaldırmanın bir yolu da onu bir ticari nesne haline dönüştürmektir.

Bu süreçse İki türlü işliyor birincisi genel ahlak kuralları(örnekte olduğu gibi), ikincisi tüm bu kurallardan bağımsız ve ilgisiz ticari düşünce. Ticaretin ahlak tanıdığını düşünmüyorum. Peki, nasıl oluyor da bu ikisi bir araya gelerek ucube bir anlayış ortaya çıkıyor? Ve sanatçı kendini konumlandırırken bu ikisine de sahip olabiliyor. Günümüz Türkiye’si içinde buna yanıtlar üretmek oldukça güç olmakla beraber, yaratılan sosyal ortam bunu en azından kaldırabilir bir durumda.

Bir başka konu ise, Kenan Işık’ın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Kadir Topbaş’ın sanat danışmanı olması. Kenan Işık böyle bir göreve atanabilir ya da kendi isteğiyle orada olmak isteyebilir. Mesele şu ki, İstanbul’un üzerinde dolaşan kara bulutlara bir sanatçıyı da dâhil etmeleridir.

İstanbul’un 2010 Avrupa kültür başkenti olma yolunda gösterdiği üstün gayrete Kenan Işık’ı da katarak, belediye yönetimi kendine bir zırh örmüştür. Sanatı yok ederek ticari bir nesneye dönüştürmeye çalışan yönetim, bunu Sayın Işık’ın ağzından yapacaktır. Yerel yönetimin oyunbazlıklarını herkes biliyor, peki ya Sayın Işık? Aslında 2010 projesinin bir yağma projesi olduğunu bilmediğini düşünmüyorum. Peki, nasıl oluyor da bir sanatçı kendi üretme alanlarının bu biçimde yağmalanmasına müsaade ediyor. İçinden geçtiğimiz dönemde iktidar ve yerel yönetimler, kendi hesabına çalışacak tüm sanatçıları yanına toplayarak yukarda bahsettiğimiz halkçılık adına toplum düşmanlığı yapacaklardır; sanatçının değerleri ortadan kaldırılarak, var olma biçiminin modelini değiştirerek gelecekte salt dümen suyuna giden insanlar yaratmayı amaçlamaktadırlar. Bu yukarıdaki sürecin bir parçasıdır. Sanatçının muhalif tavrını topyekûn ortadan kaldırmayı istemek ancak her şeyi alınır-satılır bir mal gibi gören yönetimlerin arzusudur.

Üçlemenin son parçasında ise AKM var. 4 Kasım’da, Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinden AKM’ye sanatçıların yürüyüşe geçmesi ve basın açıklamaları medyada bir ses getirmedi ama iktidarda getirdi denebilir. Şimdilik AKM’nin ve Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesinin yıkımı başka bahara ertelendi. Evet, ertelendi vazgeçmediler… 4 Kasım’da basın açıklaması yapıldığı sırada, binadaki İstanbul devlet tiyatrosunun bir oyun provası devam etmekteydi. Oradan bir tane sanatçı çıkıp, eyleme destekte bulunmadı, bir tanesi pencereye çıkıp alkışlarıyla desteklemedi. Tabiî ki bunu oyunun yönetmeni yönlendirmeliydi ama maalesef olmadı. Bunları boş magazinsel haber ya da dedikodu olsun diye yazmıyorum. Günümüz sanatçısının içinde bulunduğu duruma sadece vurgu yapmak istiyorum. Yani yıkımı destekleyen tiyatro oyuncuları da var, karşı çıkanlar da, karar sizin.

Görüntü berraktır: sanatçı kendi ürettiği resmi sansürlüyor ya da sergiden indiriyor. Sanatçı yönetimle bir anlaşmaya varıyor ve kültürel değerlerin yıkılarak el değiştirilmesine ortak oluyor. Sanatçı içinde bulunduğu, prova yaptığı, oynadığı sahnesine dahi sahip çıkamıyor… Bütün bu ortam içerisinde ‘gerçek’ sanatçıya daha fazla görev düşmektedir; toplumun gelişmesine yön yer vermek gibi, kendi özünü koruyarak geleceğe iz bırakmak gibi…

Nevzat Süs

Yorum Yapın