Burjuva tiyatrosuna karşı kızıl bir bayrak

“Gerçekten de karanlık bir dönemde yaşıyorum!

İyimser sözlerin aptallık: kırışıksız bir alnın

Duyarsızlık belirtisi olduğu…”

B.B.

Kimi çevrelerde devrimci tiyatro ya da siyasal tiyatro yapıyoruz dediğimizde, şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz çoğu zaman; Brecht’çi misiniz? Bu soruya evet ya da hayır demek o kadar güç ki. Birincisi evet demekle Brecht’i yadsımış oluyorsunuz, çünkü Brecht’te sarmal gelişim vardır yani diyalektik tiyatro vardır. Eğer Brecht’in Bulguladığı (önce epik tiyatro) Diyalektik- Materyalist tiyatronun gelişmesinde bir köşe taşı olamıyorsanız, işiniz tümden zorlaşıyor. Brecht’in tiyatro anlayışını salt uygulayarak gerçekleştirdiğinizde bu gelişimi göz ardı ediyorsunuz demektir. İkinci olarak, Hayır dediğinizde her şey arapsaçına dönüyor ki, tiyatro kuramlarının içinden çıkamıyor ve yarattığınız her hangi bir tiyatro edimi, eksikli kalıyor. En azından Seyirci bunu fark etmiyor ama tiyatro sanatçısının zihninde burkulma yaratıyor.

Öncelikle bir hareket noktası sağlamamız gerekiyor sanırım. Bugün bir çok biçimin ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bir dönemde –kuşkusuz bunda postmodernizmin etkisi vardır- doğru budur demek, Brecht’e bile ihanet olarak algılanabileceğini varsayarsak, ne olacak? Şöyle mi dememiz gerekiyor o vakit “evet biçimler ve kuramlar yoktur, Sovyetler Birliği bile dağılmışken, izimlerden söz etmek imkansız ve top yekûn sanatsal algı kırılmıştır. Gerisi boş bir çabadır” Belki de en tehlikeli ve kimi sanatçılara, üstelik yaratma özgürlüğü adına sempatik gelebilir. Bugün somut olarak, popüler olan sempatik gelmiyor mu? Popüler sanatın da çoğu noktada içi boş kütlesinin dahi üretildikten birkaç yıl sonra esamisi bile okunmuyor. Bunu da sinema da açıkça görebiliyoruz. Yılmaz Güney sinemasını dışında tutarak bazı sol içeriklilerinde bile… Başa dönüp hareket noktasına geri gelelim; Brecht’in açıkça vurguladığı, “Aristotalesci olmayan tiyatro.” (Brecht bu kavramı ilk kez bir radyo programında kullanmış olması bana her zaman enteresan gelir)

Aristotalesci tiyatro, 99 sayfalık “Poetika’dan” mı ibaret? Yani üç birlik kuralı, karakterin ahlak yönünden iyi olması, mitoloji orijinli olması, peripeti, katharsis ve diğer kurallar… Bugünün postmodern algısına “karakteri” dışında tutarsak, yine aynı biçimde seyircinin algısı sarpa sarmıyor mu?

Sonrasında Burjuva tiyatrosu; Aydınlanma dönemiyle beraber ortaya çıkan, Diderot’un sözüm ona aykırı düşünceleri, Aristokrasi’yi yok etmeye çalışan, feodal yapının karşısında, iyimserlik, hukuk, gündelik yaşam ve diğer kuralları… Çiçekler böcekler ve diğer haşaratlar postmodernizmin sıradan konuları. Seyircinin algısı yine sarpa sarıyor.

Her iki biçimi de bir biriyle bağlantılı gördüğümüzde, Burjuva tiyatrosuna doğru yol alıyoruz. Ama yolumuzu Brecht de bitirmedi (bitirmezdi de). Öyle olsaydı Pervasız postmodernizim denen ilkel bile diyemediğimiz olgu olmazdı. (ilkellik değerlidir çünkü) Postmodernist tiyatronun, burjuva tiyatrosuna içkin olan özdeşleşme ilkesini yerle yeksan ettiğini doğrusu düşünmüyorum. Zaten yok edilen etken tutumun üzerine oturtulmuştur postmodernizim. Seyirciyi ayağa kalkmaya davet etse de, burjuva yasaları insanı poposunun üzerinde durmaya zorluyor zaten. -Sivil toplumculuk da buradan beslenir ve hiçbir zaman tehlike oluşturmazlar, aslında burjuva demokrasisinin tipik örneğidir- Özdeşleşme ciddi bir silahtır burjuva tiyatrosu için, seyircide oturduğu yerden bananeciliğin daniskası oluşur. Seyirci ağlar, zırlar, mendilini ıslatır ya da katıla katıla güler, sırıtır, kıkırdar, alttan üstten içindeki gazı çıkartır ve evinin yolunu tutar. Herkese iyi geceler… Durun durun daha uyku saati gelmedi, seyirci, sokakta eve giderken tinercileri, fahişeleri, hırsızları, yankesicileri görür. İşte Brecht’in en önemli yanı budur, çünkü bunları da sahneye çıkartır. Kıkırdamak ya da hüzünlenmek yetmez, yabancılaştırma gerekir. Bazen oyuncunun seyirciye bir göz kırpması, bazen de sıradan insanlar için tehlikeli olan bölgede, sadece ekmek parası için çalışan işçinin sahneye çıkması gibi. Peki ya “Gestus”? O hepimizi ilgilendirir işte… Ne kadar çok kesintiye uğrarsa, gerçekle o kadar yüzleşiriz bir anlamda (W.Bejamin).

Çok açık, sinir bozucu, bugün yapılan tiyatronun içeriği ne olursa olsun özdeşleşme ilkesi kullanıyorsanız ya da dördüncü duvarla seyircinin beynini, düşünme yetisini elinden alıyor, Burjuva tiyat.. pardon Burjuvazinin o görkemli sosyal demokrasisine(!) postmodernizimine hizmet ediyorsunuz demektir. Maalesef yuvarlatılmış dolayımlaştırılmış cümleler kullanamıyorum. Burjuva tiyatrosu bizlere kolay oyunculuğu sunuyor, aktör tiyatrosu zavallılaşmışken hala peşinden gitmek de zavallı bir tutum oluyor. Öbür türlü yol zordur, kalıplaşmış genel tiyatro oyunculuğunun üzerine bir şeyler koymak zorundasınızdır. Buna da bir çok Tiyatro oyuncusunun tahammülü yoktur. Konservatuarda öğrendikleri biçimin üstüne bir şeyler koymak şöyle dursun, alışılagelmişi en sığ biçimde sergiliyorlar. (Bunun dışına çıkmaya çalışan kimi samimi tiyatro oluşumları vardır, ama bir fırsatını bulsalar her şey kalıplaşacak) Brecht’i de yalnızca tamamlayabildiği kadarıyla diyalektik materyalist tiyatro anlayışını, kurallara oturttuğumuzda ya da ortaya çıkanı geliştiremediğimizde, tıpkı benzetmeci oyunculuk biçiminde olduğu gibi sadece uygulayıcı oluyorsunuz. Geliştirmeye çalıştığınızda ise tepkilerle karşılaşabiliyorsunuz.

Sözgelişi, Grotowsky’nin, çok basit bir ilkesi vardır, Stanislavski oyunculuğunu bir üst aşamaya taşımak. Geliştirmek değil söz konusu olan, top yekûn değiştirmek ve ileri Stanislavski’yi bulgulamak. Bu bile onun kuram yaratma isteği olarak algılandı uzun yıllar. Sığ kaldı başaramadı diyen akademisyenler de çıkmadı değil.

Brecht’in Gelişimine örnek olacak öğreti oyunları bir lâboratuar işlevi görebilir. Kimileri kaba Marksist oyunlar olarak adlandırsalar da, bu oynama biçimi işçilerle ve öğrencilerle yapılabilir ve başka örnekler pekala çıkartılabilir. Peki bunu Devlet Tiyatrolarından, Şehir Tiyatrolarından beklemek kadar saçma bir şey olabilir mi? Kesin olan şu ki, Brecht, Kuramını oluştururken bir pencereden bakıyordu; Marksist bir pencereden. Henüz sınıf ayrımını dahi bilmeyen, tiyatro sanatçıları bu işi beceremez. Öğrense de eksik kalacaktır, bizatihi Marksizmi benimsemesi gerekecektir. Brecht’in de öyle yaptığını unutmayalım. Tabi ki, Elizabeth Wright’in Postyapısalcı-postmodern yeni okumadan bahsetmiyorum. Sonuçta tiyatro metinlerini bir edebi metin olarak görmemek gerek, bu metinler oynanmak, sahnede “can bulması” adına yazılmıştır.

Sonuç olarak tekrar başa dönersek, Brecht’i olduğu gibi tekrar sahneye çıkarmak ciddi çelişkiler barındırıyor, Brecht’le Marksist bir tiyatro ya da şiir kuramı ortaya çıkabilir, fakat maalesef terk etmek de, tıpkısını uygulamak da, geriye düşmenin bir başka yolu haline geliyor.

İlginç bir not: Bertold Brecht’in ya da onun hakkında daha önce yayımlanmış Türkçe kimi kitapların artık yeni baskısı yapılmıyor. Bunda bir hinlik aramak gerekirse açıkçası arayabiliriz gibi geliyor bize. İşte baskısı olmayan ‘bazı’ kitaplar:

· Epik Tiyatro, B.Brecht (Cem yayınevi-1990)

· Sanat Üzerine yazılar, B.Brecht (Cem yayınevi-1997)

· Sosyalist Gerçekçilik ve toplum, B.Brecht (Altın yayınevi)

· Sinema üzerine yazılar, B.Brecht (Yay. ?)

· Brecht, Marianne Kesting (Alan yayıncılık-1985)

· Brecht’le Yaşamak Çalışma günlüğü, (Kalem-1985)

· Brecht’in Lai-tu’su, Ruth berlau-Hans Bunge (İnter yayınları-1989)

· Bay Keuner’den öyküler, B.Brecht (ilke kitabevi-1994)

· Halkın Ekmeği, B.Brecht (cem yayınevi)

Oyun olarak basılmış kitapları saymıyoruz bile.

-Bu yazı daha önce “sanat cephesi” isimli kültür sanat dergisinde yayınlanmıştır.

Nevzat Süs

Yorum Yapın